• Anasayfa
  • Etkinlik Takvimi
  • Film Çalışmaları
  • Çalışanlarımız
  • İletişim
  • Makaleler
  • Kitaplar
  • Dergiler
  • Filmler
  • Bağlantılar
Anasayfa arrow Makaleler arrow Spyros D. Orfanos, İlişkisel Ruhun İlerleyişi: Amerikan Psikanalizi ve Psikoterapisindeki Değişimler

İlişkisel Ruhun İlerleyişi: Amerikan Psikanalizi ve Psikoterapisindeki Değişimler

Spyros D. Orfanos

Çeviri: Nafi Mitrani

 

Biraz sonra dinleyeceğiniz konuşma ilişkisel psikanalizle ilgili olacak. İlk üçte birlik kısmı kuramsal boyutu ele alırken, sonraki üçte ikilik bölüm klinik uygulamayla ilgili olacak. Sunacağım klinik malzemeyle, nasıl çalıştığımı ve çalışırken nasıl düşündüğümü göreceksiniz. Çalışırken ne hissettiğimi de öğreneceksiniz. Sunacağım vaka tamamlanmış bir analiz, ancak benim için çok önemli bir vaka, çünkü analiz sürerken benim vakayla bağlantılı olarak yoğun biçimde ortaya çıkan kişisel meselelerim vardı. Bu akşam bahsedeceğim türden şeyler anlatırken bazen duygusallaşıyorum, ama bu benim için sorun yaratmıyor. Umuyorum sizin için de yaratmıyordur.

 

Kendimi “İlişkisel bir Psikanalist” (Relational Psychoanalyst) olarak adlandırıyorum; bu da Freudyen bir psikanalistten çok farklı. Freudyen psikanalize saygı duyuyorum, ama benim çalışma tarzımdan çok farklı. Ben anlatırken siz de bunu farkedeceksiniz.

Freudyen psikanalizden ilişkisel psikanalize nasıl gelindiğini anlamak için, son birkaç onyılın psikanalizini kuramsal ve tarihsel bir perspektiften sunmak istiyorum. Son yirmi yılda güncel Amerikan psikanalizinde görülen iklim değişimi, modern psikanalizin Freud’a ancak bir dipnot oluşturabileceği yönündeki yaygın görüşle çok keskin bir kontrast oluşturuyor. Psikanalitik uygulama, Freud’un yaptığı ilk yaratıcı katkılardan beri çok evrim geçirdi. Freud’un beden temelli içgüdü ya da dürtü modeli, çocuğun psikoseksüel gelişim evrelerinden geçişini ele alarak, id, ego ve süperego arasındaki intrapsişik çatışmayı vurgular. Freudyen analizde klinik müdahalenin temel biçimi olan yorum, cinsel ve saldırgan dürtüler gibi bilinçdışı olanı bilinçli hale getirmeyi amaçlar. Freud’un modelinde ilişkisellik, temel dürtüler olan cinsellik ve saldırganlıktan türeyen bir şeydir. Burada bir parantez açmak istiyorum.

Psikanaliz tarihinin başında Freud var. Freud müthiş bir sistem kurdu. Sonra gelen iki takipçisi, Rank ve Ferenczi, Freud’la fikir ayrılığına düşen, onun çok yaratıcı iki öğrencisiydi. Karşı çıktıkları temel noktalardan biri, psikanalizin entelektüel bir deneyim değil, duygusal bir deneyim olduğu, yani tam anlamıyla bir “deneyim” olduğu idi. 1924’te bununla ilgili çok güzel bir makale yazdılar. Onlara göre psikanaliz deneyim ile, odadaki, aktarımdaki, şimdi ve buradaki duygularla ilgiliydi, ve bu da Freud’un önceden söylediklerinden çok farklıydı. Sonra kendi yollarına gittiler. Ferenczi o çılgın Macar oldu; Rank yazar oldu, edebiyatla ilgilendi. Farklı yönlere gittiler, ama ikisi de çok yaratıcıydılar.

Aynı sıralarda, 1930lar’da Amerika’da psikiyatrist H. S. Sullivan, Freud’un psikoseksüel sisteminden çok farklı bir sistem geliştirdi. Sullivan, psikopatolojiye yol açmada gerçekliğin düşlemden çok daha önemli olduğuna inanıyordu. Sullivan’ınkine yakın, bağlantılı gelişmeler Avrupa’dan, Erich Fromm’dan geldi. Sullivan, Fromm ve başka birkaç kişi, bugün “Kişilerarası Okul” (Interpersonal School) olarak bilinen yaklaşımı yarattılar. İkisi de erken dönem Freudyenler’in inandığı gibi düşlemlerin değil, insanların başlarına gelen şeylerin, gerçekliğin, gerçekten ters giden şeylerin insanların başına bela olduğuna inanıyorlardı. Aynı sırada, 1940lar’da, Fairbairn gibi kişiler, Freud’unkinden çok farklı “Nesne İlişkileri” (Object Relations) kuramları geliştiriyorlardı. Fairbairn, çatışmanın ana kaynağının, travmatize olmuş kişinin içselleştirilmiş nesnelerle ilişkisi olduğunu savunuyordu. Çatışma cinsellikle ve saldırganlıkla değil, ebeveynlere duyulan sadakatle ilgiliydi. Nesne ilişkileriyle çalışan, Winnicott, Guntrip gibi başka birçok kişi vardı. Bu orta grup Melanie Klein’ı kapsamıyordu. İlk defa bu kişilerin ilişkiyi hem patoloji hem de tedavi açısından en önemli unsur olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Hem Kişilerarası yaklaşımı benimseyenler, hem de Nesne İlişkiciler –ki bunlar oedipal öncesi dönemle, üç yaş ve öncesiyle ilgileniyorlardı- ilşkilere odaklandılar: Hastaların ne tür ilişkileri vardı? İlişkilerinin niteliği, dinamikleri nelerdi?

İlişkisel psikanaliz için çok önemli olan üçüncü grup, Kendilik Psikolojisi (Self Psychology) grubudur. Bakıcı ile bebek arasındaki eşduyumun niteliği ve Kendilik Psikolojisinde saldırganlığın yeri, temel biyolojiden değil, bakıcıyla ilişkideki kırılganlıktan kaynaklanır.

Bu üç kuram, yani, Kişilerarası, Nesne İlişkici Orta Grup ve Kendilik Psikolojisi, birleşerek Amerikan psikanalizindeki “İlişkisel Psikanaliz”i (Relational Psychoanalysis) oluşturdu. Ancak buna katkıda bulunan iki önemli akım daha vardı. Bunlardan birincisi Feminizmdir. Feminizm, ilişkisel psikanalizin gelişmesinde çok önemliydi, çünkü psikanalizin merkezini yerinden oynatmak, dişil olanın patolojik görülmek yerine ciddi olarak hesaba katılmasını sağlamak için büyük çabalar harcandı. Jessica Benjamin gibi kişiler bu çabalarda kilit rolü üstlendiler. Jessica Benjamin annenin öznelliğini, sonuç olarak da öznelerarasılığı anlamak için çok yoğun çalışmalar yaptı. İlişkisel psikanalizi etkileyen diğer düşünsel akım, uç noktada olmayan “Yapılandırmacılık”tı (Constructivism). Yapılandırmacılık ikilemlerle (dichotomous) düşünmeye karşı çıkar, diyalektik düşünceyi öne çıkarır. İki uç vardır ve bunların nasıl birarada işlediği vurgulanır. Mesela biliyoruz ki psikanalitik tedavide birşeylerin nasıl yapılacağıyla ilgili kurallar vardır. Ama yine biliyoruz ki, terapistin/analistin sahici ve doğal olması da çok çok önemlidir. Tabii kurallar varken sahici ve doğal olmak çok zordur. Püf noktası, kurallarla doğallık arasındaki etkileşimdir. İlişkisel psikanaliz, ne son sözün kuralların olduğunu söyler, ne de her zaman doğal olunması gerektiğini. İlişkisel psikanalizin söylediği, kurallarla doğallık arasında diyalektik bir ilişki, bir oyun olduğudur.

Bu çok kısa, kuramsal bir genel bakış. İlişkisel psikanalizin söylediği başka bir şey de, herhangi birinin genel bakışının taraflı olduğudur. Başka bir ilişkisel psikanalisti davet etmiş olsaydınız, size belki farklı bir resim çizecekti. Filozoflar bile bize der ki, belirli bir alanda çalışan herkesin kuramları ve modelleri, kendi öznelliğinden etkilenir. Bazılarının Kernberg’in narsizm kuramına, başka klinisyenlerin Kohut’un narsizm kuramına inanmasının, sadece nesnel değil, kişisel sebepleri de vardır.

Kuramsal gelişmelerin yanında, ilişkisel psikanalizi yaratan başka olaylar da vardı. 1983’te J. Greenberg ve Steven Mitchell tarafından yazılan çok güzel, çok etkili bir kitap vardı: “Psikanalitik Kuramda Nesne İlişkileri”. “İlişkisel” sözü ilk defa bu kitapta zikredildi. Politik, organizasyonla ilgili gelişmeler de vardı. 1991’de İlişkisel Psikanalizin ilk süreli yayını olan “Psikanalitik Diyaloglar” (Psychoanalytic Dialogues) yayınlanmaya başlandı. New York Üniversitesi’nde ilk resmi ilişkisel psikanaliz eğitimi, doktora sonrası bir program olarak başlatıldı. Geçen Ocak ayında da yeni bir grup ortaya çıktı. New York’ta, Uluslararası İlişkisel Psikanaliz ve Psikoterapi Birliği’nin büyük bir kongresi oldu. Bu da organizasyonla ilgili önemli bir ivme sağladı.

Klinik malzemeye geçmeden önce birkaç soru alabiliriz…

İlişkisel psikanalizde divan kullanımına ilişkin soruya cevaben:

Analisti analist yapan mobilya değildir. Freud divanı ilk zamanlarda iki

nedenden dolayı kullandı. Bunlardan biri söylenen neden, diğeri onun altında yatan nedendir. Söylenen neden, hastanın serbestçe konuşabilmesini istemesiydi. Bence bunun altında yatan neden, hastanın kendisini gülümserken, esnerken ya da gülerken görmesini istememesiydi. Ama insanlar divanı hala kullanıyor. Ben seanslarımın belki dörtte birinde, beşte birinde divan kullanıyorum. Bu da genelde hasta uzanmak istediği zaman oluyor. Bazen benim de uzanmasını söylediğim olur, ama genelde söylemem. Bundan biraz daha bahsedebiliriz. Çok güçlü Freudyen düşüncelerden biri de yansızlıkla ilgili düşüncedir. Şüphesiz karşınızdakine cevap vermemek, aptalcadır. Arabanızı boşa alırsanız, ne kadar yol alabilirsiniz? Bence biz her zaman hastayı etkiliyoruz. Benim için uygun psikanalitik tutum, hastayı nasıl etkilemekte olduğumuzu anlamaya çalışmak, ve bunun hakkında konuşmaktır. Bu sorunuza uzun bir cevap oldu, ama yapılan iş mobilyada değil.

Ben şahsen duvarla konuşmaktan hoşlanmam, karşımdaki insanla konuşmaktan hoşlanırım. Başka ilişkisel analistler gibi, insanların başını belaya sokanın insanlar olduğuna inanıyorum. İnsanları beladan kurtaracak olanın da ilişkinin ve üzerine düşünmenin niteliği olduğuna inanıyorum.

Psikanalitik psikoterapi ile psikanaliz arasındaki farka ilişkin:

Ben ikisini ayırmıyorum. Psikanalizle psikoterapi arasında keskin bir ayrım

yapan okullar var. Bu psikanalizdir, şu psikoterapidir; bu altındır, şu bakırdır diyorlar. Ben buna inanmam. İkisini aynı çizginin iki kutbu olarak görüyorum. Benim haftada bir gördüğüm ve çok derinlemesine çalışan bazı hastalarım var. Öyle hastalarım da var ki –ki bunlar çoğunlukla analist adayları-, kendilerini haftada üç kere görüyorum, ama derinlemesine çalışmıyorlar, sadece konuşuyorlar. Onun için de, size bahsettiğim uluslararası grubun adında Psikanaliz ve Psikoterapi geçiyor. Çünkü hiçbirimiz arada keskin bir ayrım olduğuna inanmıyoruz. Önemli olan çalışmanın derinliği: Derine gitmelisiniz ve bunun üzerinde konuşmalısınız. Bilinçdışı malzemede, dinamiklerde, aktarımda, karşıaktarımda gidebildiğiniz kadar derine gitmelisiniz, ve sonra bunun üzerinde konuşmalısınız. Konuşma, hem terapi odasındaki ilişkinin niteliği, hem de geçmişteki ilişkilerin güncel ilişkileri nasıl etkilediği hakkındadır.

Freud için bilinçdışı ve bilinç vardı. Yirmi yıl boyunca, “bilinçdışında cinsellik vardır” demişti. Sonra bu değişti, 1920’lerden sonra sadece cinsellik değil, cinsellik ve saldırganlık var demeye başladı. Ama 1920’lere kadar analizden geçen bütün analistler sadece cinsellikle ilgili olarak analizden geçmişlerdi, saldırganlık analiz edilmemişti. Şimdi ne yapacağız bu durumda? Bu çok aptalca değil mi? Bunu sakın not almayın!

Yeni modelde bilinçdışında insanlar var. onlar birbirleriyle konuşuyor, ilişki kuruyor. Bu aynı zamanda intrapsişik olanla kişilerarası alan arasında bir fark olmadığı anlamına geliyor.

Divan kullanıp kullanmamanın ölçütüne ilişkin:

Genel ölçüt, hastanın istemesi. Divanın kullanılıp kullanılmayacağına hasta

karar veriyor. Çünkü biliyoruz ki genellikle serbest çağrışım işe yaramaz. Araştırmalar çok açık olarak gösteriyor ki, divana oturup konuşan, serbest çağrışım yapan hastalar çoğunlukla terapistin sessizliğinden bahsediyor. Ve hiçbir şey olmuyor. Her zaman değil, ama çoğunlukla bu böyle. Merton Gill ve arkadaşları saatlerce teyp kayıtlarını dinlediler ve şunu buldular: Hastalar çoğunlukla terapistin sessizliğinden bahsediyorlar. Cinsellikten bahsetmiyorlar, saldırganlıktan bahsetmiyorlar, terapistle olan ilişkiden bahsediyorlar. Yani hasta diyor ki, “sen hiçbir şey söylemeyeceksen, bizimki ne biçim bir ilişki?”. Freudyen modelde terapist ne yapar? Hiçbir şey yapmaz. Duygusal olarak mahrum bırakır, çünkü model bunu gerektirir. Sorun hastadadır, bende ya da kullandığım yöntemde değil. Bu da bir bakış açısıdır.

Klinik Malzeme:

Amerika’da öğrencilerime ya da seminerlerde klinik malzeme sunacağım zaman, konuşmaya şu Sufi deyişiyle başlarım: “Kuramcı için çözülmesi zor problem yoktur.” Klinik malzemeyi dinlerken bazı şeyler size kuramsal bölümden tanıdık gelecek, ama bire bir örtüşme yok, çünkü kuramlar böyle işlemez. Kuram genel bir harita gibidir, ama size toprağın nasıl olduğunu, dağların, nehirlerin, ovaların ya da yolların neye benzediğini söylemez.

Hastanın adı Tom. Bana 1991’de eski hastalarımdan biri olan beraber çalıştığı bir hanım tarafından gönderilmişti. İlk görüşmeye geldi, ofise girdi, elinde büyük bir Gucci poşeti vardı. Her zaman sadece eşcinsel profesyonellerle çalıştığını söylüyordu. Ama bana gelmiş, çünkü beraber çalıştığı kişiler bana güveniyormuş. Tom 27 yaşında ve Kanada’nın kuzeybatısından öğrenci vizesiyle göçmüştü. Öğrenci vizesi olmasına rağmen, dükkân vitrini düzenlemesi işinde çalışıyordu. Yakışıklı, uzun boylu ve sarışın bir adamdı ve eşcinsel olduğu mesajını veren, stereotipik bir ses tonu ve el hareketleri vardı. Benim için ne kadar “öteki” olduğu beni çarptı: Etnik kimliği, cinselliği, ve sesi kısılmış, bastırılmış duyguları… Sunduğu sorun, erkek arkadaşından, kendisinden on beş yaş büyük bir adamdan ayrıldıktan sonra kalbinin kırık olmasıydı. Bana poşetinde eski erkek arkadaşı için çok pahalı bir hediye olduğunu söyledi. Dedi ki: “Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Kafam çok karışık.” Bu ilk deneyiminde, psikoterapiden ne beklediğini tartıştık. Kendisiyle çalışmak istediğimi belirtirken, doğru seçim yaptığından emin olmak için başka terapistlere de danışabileceğini söyledim. Bir kadınla görüşmek istemiyordu, ancak başka, eşcinsel bir terapistle bir ilk görüşme yapmayı kabul etti. Kendisini New York’un önde gelen terapistlerinden birine gönderdim. Tom hangi terapistle çalışmak istediğine karar verdi ve beni seçti. Bana beni seçtiğini, ama bunun nedenini bilmediğini söyledi. Diğer terapistten hoşlanmış, onunla kendini çok rahat hissetmiş, ve onun çok içgörü sahibi olduğu hissine kapılmıştı. Ama içinden gelen sesi dinleyerek benimle çalışmaya gelmişti. Haftada bir görüşmelerle terapiye başladık.

Sonraki yıl içinde, Tom’un kuzeybatı Kanada’da çok küçük, çok soğuk ve çok karanlık bir şehirde büyüdüğünü öğrendim. Ailesi ebeveynlerinden ve iki ablasından oluşuyordu. Babası, bir zamanlar Kanada’yı olimpiyatlarda temsil etmiş bir sporcuydu. Annesi ev hanımıydı. Başlangıçta annenin kişiliğiyle ilgili teşhisim, Rahibe Theresa ile Marilyn Monroe’nun melezi olduğuydu. Babası da bitki gibiydi. Büyük abla çok atletikti, ve Tom’la pek alakası yoktu. İkinci abla çok anaçtı ve Tom’u genellikle oyuncak bebeği gibi görüyor, onu giydiriyor, onunla oynuyordu. Tom sanatla çok ilgili olarak büyümüştü ve annesi yeteneklerini geliştirmesini teşvik etmişti. Ancak annesinin Tom’la ve yetenekleriyle ilişkisi, onları tahakküm altına alan, narsistik bir tarzdaydı. Mesela Tom bir resim yaptığında, “çok güzel olmuş, tam sana söylediğim gibi yapmışsın”, diyordu. Ailenin duygusal iklimi çok soğuktu. Tom’un Wilson adında bir köpeği vardı. Annesi ona kızdığı zamanlarda, Wilson’a sarılarak dolaba saklanır, saatlerce dolapta kalırlardı. Şunu hatırlatayım ki, Kuzey Amerika’da köpeklere çok değer verilir. Türkiye ve Yunanistan’da kediler daha değerlidir, ama Kuzey Amerika’da köpekler. Gördüğünüz gibi köpeğiyle ilişkisi, çok ilgili, sıcak, kendisine karşılık veren bir kişiyle (köpekle) bir nesne ilişkisiydi. Tom on iki yaşındayken Wilson çok hastalandı ve onu veterinere götürmeleri gerekti. Babası Wilson’ı arabaya taşıdı. Döndüğünde köpek yanında değildi ve Wilson’ın uyutulmasıyla ilgili tek bir kelime bile konuşulmadı. Tom’un kayıpla, ölümle ilgili ilk önemli deneyimlerinden biri buydu. Hikâyeyi hiç duygu göstermeden anlattı. Ama o anlatırken ben ağladım, ve Tom bana deliymişim gibi baktı. Bunun hakkında konuştuk.

Tedaviye başlayalı iki yıl olmuşken, ve eski erkek arkadaşıyla ilgili sorun çözüldükten sonra, haftada bir terapiden ikiye, oradan da haftada üç analize geçtik. Analiz 1996’da bitti. O zaman da tekrar haftada üçten ikiye ve sonra da bire indik. Başta sunulan problemin çözülmesine rağmen seans sıklığının artmasının sebebi, Tom’un işinde ve ailesiyle ilişkilerindeki sıkışmışlık hissini daha derinden anlamak istemesiydi. Bundan bile daha önemlisi, Tom’un eşcinsel yakın arkadaş çevresi, AIDS’in etkilerini hissetmeye başlamıştı.

Tom için arkadaşlıkları önemli bir sevgi, destek ve güvenlik kaynağıydı. Bence Tom’un New York’ta kurduğu arkadaşlıklar, derinlikleri ve onaylayıcılıklarıyla nadir bulunan arkadaşlıklardı. Bu nedenle arkadaşlarının kaybı yıkıcıydı. AIDS’in Tom’un hayatı üzerindeki etkileri tedavinin odak noktası haline geldi. Tom sık sık test yaptırıyordu, güvendeydi ve HIV virüsü taşımıyordu. Ama şimdi en iyi arkadaşları ölüyordu. Bir ara bir liste yapmaya başladı, ve sayı yirmi üçe ulaşınca saymayı bıraktı. Yas ve kayıp, psikanalizin gerçek odağı haline geldi. AIDS karşısında hayatta kalan Tom’la klinik çalışma, travma devam ettiği için özellikle zordu. Geçmişi bir tarafa bırakıp yeni bir başlangıç yapamıyorduk. Hayatta kalmakla ilgili yıkıcı bir suçluluk duyuyordu. Bu sıralarda, Tom’u başta göndermiş olduğum eşcinsel terapistin, AIDS bağlantılı bir hastalıktan öldüğünü öğrendim. Tom’un bilinçdışı olarak benim hayatta kalma şansımın daha fazla olduğunu hissettiği için mi benimle çalışmaya karar vermiş olup olmadığını merak ettim. İki yıla yakın bir zaman Tom sel gibi gözyaşı döktü. Ben de sıklıkla duygulanıp onunla beraber ağladım. Onun tanığı oldum ve gelecekte yatan kaygıyla yüzleşmesine yardımcı oldum.

Ölüm kaygısı her zaman vardı. Cinsel ilişki kurmakta zorlanıyordu, çünkü bu ona ölümü hatırlatıyordu. Bağırsak hassasiyeti geliştirdi. Başta ümit vaad etse de, vitrin düzenleme kariyerinde hiçbir gelişme olmuyordu. Tom intihar etmeyi düşünüyor, ve bununla ilgili planlar yaptığı zaman çok kaygılanıyordum. Bunu atlattı, ama çıkış yoktu. Tom yirmi beş yaşında New York’a taşındığı zaman kendini bulacağına, yeni bir hayat bulacağına inanıyordu. Bundan kasdettiği, kadınlarla tatmin etmeyen ilişkiler yürütmeyi bırakacağı, ve erkeklerle tatminkâr, yakın ilişkiler kuracağıydı. Anlamlı bir aşk istiyordu. Ama şimdi uğraştığı şey ölümdü. Tom sık sık bunun ne kadar adaletsiz olduğunu söylüyor, “bu nasıl mümkün olabilir”, diye soruyordu. Felsefi bir edayla, “bu ne biçim kader”, diyordu. Yirmi beş yıl eşcinselliğini gizleyip, şimdi tam da bunu açığa çıkarmışken böyle büyük acılar ve kayıplar yaşamasının haksızlık olduğunu söylüyordu.

Bir seansta, yakın zamanda AIDS sebepli bir hastalıktan ölen bir arkadaşından bahsederken -bilirsiniz, öfke, ağlamalar, anılar, çürüyen etin kokusu-, benim aklım başka yerlere gitti. Aklıma Yunanlı şair Odysseias Elitis geldi. “Ege’nin ışığının şairi” olarak bilinir. 1979’da Nobel edebiyat ödülünü kazandı. İkinci Dünya Savaşı’nda, Arnavutluk seferinde ölümlere tanık olmuştu. Tom arkadaşlarının öldüğünden bahsediyor, ben savaşta Arnavutluk’ta ölen askerleri, şairin sözlerini düşünüyordum. Şairin gözlemini düşündüm. Buchenwald ve Auschwitz yıllarında Matisse o zamana kadarki en taze ve olgun, en çekici çiçek ve meyve resimlerini yapmıştı. Zihnimde bu düşünceler, kafamda bu sözler, ve bende uyandırdıkları duygularla kaldım. Sanki bu sözlerde beni yatıştıran, bana güven veren bir şeyler vardı… “Ne düşünüyorsun?”, diye sordu Tom. “Bir şairin sözlerini düşünüyorum”, dedim. “Yunanca, ama sözlerin ardındaki anlam… Dur bir düşüneyim… Galiba korkunç olayların ötesine geçme ve bunları dengeleme ihtiyacını düşünüyordum… Evet, düşündüğüm buydu.” Uzun bir duraklamadan sonra Tom, “bunu anladığımdan emin değilim”, dedi. “Bu fikir bana bir yerlerden tanıdık geliyor… Düşünmem lazım”, dedim. “Neden şu anda bunun aklıma gelmiş olabileceğiyle ilgili senin bir fikrin var mı?”

“Belki de bariz olandır… Denge ihtiyacı… Ama bu fazla basit olurdu…”, dedi Tom. “Basit olan her zaman kötü değildir. Denge ihtiyacından bahset”, dedim. Bunu yaşamakta olduğu trajik olaylarla ilgili bir tartışma izledi. Ancak bu sefer, Tom onunla ağladığım zamanlardan bile fazla eşduyum içinde olduğumu hissetti. Olayları dengeleme ihtiyacı üzerine biraz daha konuştuk. “Bunu nasıl yapabilirsin?”, diye sordum. “Güzellikle”, dedi. Bu seansın, ve dehşetleri ve feci kayıpların yol açtığı psişik yaraları nasıl dengeleyeceği meselesiyle uğraşan bir çok başka seansın ardından, gerçekten yaratıcı bir çözüme ulaştı. Resim yapmaya başladı. Benimle sanatını paylaştı. İçsel bir ilham perisi tarafından yönlendiriliyormuşçasına, yetenekli biri olmaktan, bir yaratıcı olmaya doğru ilerledi. Ağlamalar azaldı. Bunun nedenlerinden biri, AIDS’in zaten Tom’un çevresinin çoğunu kırıp geçirmiş olmasıydı. Acı çekti, yas tuttu ve ölülerin gitmesine izin verdi. Ölüler ölüydü, ama unutulmuş değillerdi. Adeta onun, güzel ve gerçekleri hiç yumuşatmayan resimlerinin bir parçası haline gelmiş, böylece de ölümsüzleşmişlerdi. Gündüzleri vitrinler için mankenleri giydiriyor, geceleri AIDS salgınının parçası olan insanların ve nesnelerin resimlerini yapıyordu. Bir keresinde çok güzel, ikiye bölünmüş bir ekran çizdi. Bir tarafında güzel, kırmızı güller vardı, diğer tarafında siyah beyaz uyuşturucu şırıngaları… İkisinin arasındaki kontrast müthişti. Bu resim sergilendi ve büyük ilgi gördü.

Seanslarımızda Tom güvenli ama sıkıcı işiyle, ressam olarak belirsiz ama tatminkâr bir kariyer arasında seçim yapmakta zorlanmaya başladı. Ama gerçekten seçenekler bunlar mıydı? Genelde konuştuğumuz, hayatı onaylayan bir faaliyetle ölümcül bir faaliyet arasında seçim yapmaktı. Sevgilisinden ayrılmak söz konusuyken, ayrılmak sağlıklı bir karardı. Yakınlıktan ya da adanmaktan kaçındığı bir örüntüyü tekrarladığı bir “canlandırma”nın (enactment) içinde olması söz konusu değildi. Bu nispeten kolay bir karardı. Tom’un güvenli bir işte kalmak ve riske atılıp sanatçı olmakla ilgili çatışmasını konuşurken iki şeyden bahsettik: Birincisi, kendini sanata vermek bireysel iradenin bir göstergesi olacaktı. Bu aynı zamanda, çoktandır yapmış olması gereken biçimde, annenin kendi yönlendirmesi olmadan sanatta başarılı olamayacağı iddiasını da çürütmek demek olacaktı. İkincisi, yas tutmak, resim yapmak ve arkadaşlarını ölümsüzleştirmek, cesaretin yaratıcı bir ifadesi olacaktı. Benim eğilimim Ege’nin ışığına, Matisse’in resimlerine doğruydu. Ama Tom’un da tarafsız olmadığımı farketmesine çalıştım. Tarafsız olmayışımı konuştuk. Bu annesiyle yapamadığı bir şeydi. Annesi ona ne yapması gerektiğini söylerdi, ama kendi taraflılığından bahsetmezdi. Kimilerine göre de esas fark buradadır. Düzeltici olan, farklı olan, bir anlamda aktarımın çözümlenmesi olarak adlandırabileceğimiz buydu. Tom işini bıraktı, ve annesinin rehberliği olmadan, çok başarılı, tam zamanlı bir ressam oldu. Benim de rehberliğim olmadan, çünkü ben resimden anlamam.

Burada Tom’u bırakmak ve farklı, çok kişisel bir şeyden söz etmek istiyorum. 1995 yılında, yıllar boyunca kahramanım olmuş biriyle bir röportaj yapma şansım oldu. Bu kişi Yunan besteci Mikis Theodorakis’ti. Biliyorsunuz, Livaneli’yle konserler vermişti. 1995’te kendisiyle temasa geçtim, çünkü Tom’la çalışırken yaratıcılık konusunda merakım uyanmıştı. Benim için Yunan müziği çok önemliydi, o da Yunan bestecilerin en ünlü ve en önemli olanıydı. Ona mektup yazıp, “Sizin hakkınızda bir kitap yazacağım. Gelip sizinle konuşabilir miyim?”, dedim. Bu 1995 Ocak’ındaydı. Hastalarımı haberdar edip bir süreliğine işimden ayrılarak Yunanistan’a gittim. Pazartesi, Salı ve Çarşamba Theodorakis’le konuşarak müthiş bir hafta geçirdim. Kendisi 77 yaşında, bir sürü şey yapmış, ve konuşmaya bayılıyor! Bu sırada her gün iki kere eşimi ve o zaman 14 yaşında olan kızımı arıyordum. Kendimi Olimpos dağının tepesinde hissediyordum. Çünkü o bir çok insan için büyük bir kahramandı. Perşembe günü New York’u aradığımda eşime ulaşamadım. Cuma sabahı geri dönüş yolunda, uçaktaydım. Yaklaşık 10 saat içinde Olimpos dağını, Theodorakis’i, onunla sanattan, politikadan, şiirden, müzikten, her şeyden bahsetmeyi geride bırakıyordum, ve New York’ta JFK havaalanına iniyordum. Yakın dostum Sam beni görmeye havaalanına gelmişti. Kafam karışıtı, gelmesine anlam veremedim, havaalanından eve kendim gidebilirdim. Sam beni almaya geldiğini söyledi ve bir kaç dakika içinde kızımın hastanede olduğunu anlattı. Cuma akşamı kızımın acil olarak beyin ameliyatı olması gerekiyordu, çünkü beyninde bir tümör vardı. Perşembe günü acil bir durum yüzünden hastaneye kaldırılması gerekince tümörün farkına varılmıştı. Yaklaşık 12 saatte Olimpos’tan Hades’e iniyordum. JFK havaalanından, New Jersey’deki JFK tıp merkezine gittik. Beyin cerrahları bana çocuğumun beyninin ve içindeki koca tümörün rontgenlerini gösterdiler. En kısa zamanda ameliyat edilmesi gerekiyordu. Hastaneye kusmalar ve ağır baş ağrıları yüzünden yatırılmıştı.

O hafta içinde kızım üç beyin ameliyatı geçirdi. İlk ameliyat 14 saat sürdü ve tümörün tamamı alınamadı. Nasıl hissettiğimi tahmin edebilirsiniz. Ben ve kendisi de analist olan eşim de, o ve sonraki iki hafta için randevularımızı iptal ettik. Ameliyatlar çok iyi geçti ve kızım şimdi iyi. Mükemmel değil ama çok iyi. 1995 Ocak’ında Theodorakis’le, kahramanımla olmak için bir hafta, kızımın durumu yüzünden de iki hafta izin aldım. Kızımın durumu düzelince ben de işime dönebildim. Cumartesi ve Pazar tatil yapabilmek için çalışmaya Cuma günü başladım, çünkü ben psikolojik olarak çok kötü durumdaydım.

Cuma sabahı ilk hastam Tom’du. İlk randevudan önce hastalarıma ne diyeceğimi düşündüm. İlk haftayı biliyorlardı, tatile gidiyordum ve mesele yoktu. Sonraki iki hafta ise planlanmamıştı ve kendilerine ailevi bir sağlık sorunu olduğu söylenmişti. Kimileri hastalarınıza herşeyi anlatmanız gerektiğini, kimileri hiçbir şey anlatmamanız gerektiğini savunur. Bunlar iki aşırı uçtur. Ben de orta yolu seçtim. Hastalarımın tepkilerinin ve kendi tepkilerimin ne olduğunu anlamak için dikkatle dinlemeye çalıştım. Onların ne kadarını bilmek istediklerini ve benim ne kadarını söyleyebileceğimi anlamaya çalıştım.

Tom içeri girdi ve ne olduğunu sorarak başladı. “Ne kadarını bilmek istiyorsun?”, dedim. “Bana ne kadarını anlatmak sana rahat hissettirecekse, o kadarını”, diye cevapladı. Sonraki 45 dakika boyunca kızıma olanları anlattım, çok üzgün ve korkmuş olduğumu söyledim. Onun derin ilgisini ve sevgisini hissettim. Benim yaşadığım ve ona anlattığım trajik hikâyeyi nasıl dinlemesi gerektiğini biliyordu. Seansın sonunda analist rolüne biraz olsun benzeyen bir şey yakalamaya çalıştım ve ona bunları anlatmamın ona ne hissettirdiğini sordum. Bana olan bir şey hakkında onunla bu kadar uzun konuşmamın benim için alışılmadık bir durum olduğunu bildiğini, ama onun haytında çok önemli bir insan olduğumu, ona yıllarca yardım ettiğimi, ve benim neler yaşadığımın onu gerçekten ilgilendirdiğini söyledi. Ben de onun sevgisini hissettim. Takip eden seanslarda da kızımdan bahsettiğimiz oldu. Sonraki yıllar içinde kızımdan bahislerimiz giderek azaldı. Kızım Lina’nın durumunun iyiye gittiğini ve ses çalışmalarına devam ettiğini anlatıyordum. Kızım şarkıcıdır. İkimiz de onu şarkı söylemesinin önemini anlıyorduk, çünkü aynı anda hem depresyonda olup hem şarkı söyleyemezsiniz. Hüzünlü şarkılar söylüyor olsanız bile…

O kışın ilerleyen günlerinde Tom şehre gelen müthiş bir çiçek gösterisinden bahsetti. Şehirde o güne kadar sergilenen en müthiş çiçeklerden bazılarının bu gösteride olacağını söyledi. Birkaç hafta sonra Lina’yı ameliyatından sonra ilk defa dışarı çıkardım. Traş edilmiş kafasını gizleyen bir bandajı vardı ve yavaş ve dikkatlice yürüyerek çiçek gösterisine gittik. Bir saat içinde dev sergi alanını gezdik. Kırmızı güller istedi, ben de aldım tabii. Güller bana Tom’un resmindekileri hatırlattı. Serginin tamamını gezmedik, Lina fazla yorgundu. Ama orada olmamız ve Lina’nın bu güzelliğin tadını çıkarması bile benim için büyük lûtuftu. Daha sonra Tom’a oraya gittiğimizi, bunu hayatı çok onaylayan bir şey olarak deneyimlediğimizi, ve bunun yaşadıklarımızı dengelediğini anlattım, bunun benim için çok iyileştirici olduğunu söyledim.

Sizi, hayatınızda olup biten her şeyi hastalarınıza anlatmanız gerektiği izlenimiyle bırakmak istemiyorum. Bence, ilişkisel analistlerin başka türden analistlerden çok daha kolayca yapabildiği kendinden bahsetme, sahici olmalı, planlanmış olmamalıdır. Bunu planlayamazsınız. Kendiliğinden olmalıdır. Mümkün olduğu kadar da, kendinizden bahsetmenin etkileri üzerinde düşünmelisiniz. Ama kendinizden bahsetmeseniz de, kendinizden bahsetmemenin hasta üzerindeki etkisini düşünmeniz gerekir. Çünkü Cuma sabahı hiçbir şey olmamış gibi davranıp Tom’a bir şey söylemeseydim, bunun büyük etkisi olacaktı. Bunu planlamadım, olanlar bilinçdışı olaylardı. Ama özellikle Tom bana bunca yıldır kendine olanları anlatırken, ben ona bana olanı anlatmasaydım, anne ve babası gibi davranmış olacaktım. İfşaatta bulunsanız da, bulunmasanız da, etkisi büyüktür. İlişkisel analist için önemli olan, hangi yolu seçerseniz seçin, etkinin ne olduğunu anlamaktır. Etki kaçınılmazdır. Aktarım ve karşıaktarım kaçınılmazdır. Psikanalizi psikanaliz yapan, bunun hakkında nasıl ve ne kadar ayrıntılı konuştuğunuzdur. Bence psikanalizi diğer terapi biçimlerinden ayıran da budur.

Soru ve yanıtlar:

Haftada bir terapide aktarım ve karşıaktarıma dair ve görüşme sıklığının nasıl belirlendiğine ilişkin:

Görüşme sıklığı ne kadar fazlaysa aktarıma o kadar kolay ulaşılabildiğine dair

genel bir ilke olduğu doğru. Ama aynı zamanda, aktarıma daha ilk seansta ulaşabileceğinize de inanıyorum. Bu sizin terapist olarak ne kadar sıkı çalışmak istediğinize ve hastanın ne kadar sıkı çalışmak istediğine bağlı. Genel kural doğrudur, ancak benim psikanaliz tanımım sıklığa değil, aktarım ve karşıaktarımın ne kadar derinlemesine çalışıldığına dayanır. Freud’un zamanında, en başta haftada altı seans yapılırdı. Sonra neden beşe inildi? Çünkü Freud’un Amerika’dan gelen çok fazla hastası vardı ve seanslarını ayarlayamıyordu. Bu sayılar pek de önemli değil. Bence sayıları seviyoruz, çünkü bilimsel bir hava yaratıyorlar. Sayılara bakarsanız, kuşların şakıyamaması gerekirdi, çünkü aldıkları nefes kısıtlı. Yine de çok güzel sesler çıkarıyorlar. Hastalarıma, Tom’a söylediğim, haftada iki ya da üç kere gelirlerse terapinin daha çabuk sonuçlanacağı değildir. Genelde şunu söylerim: Haftada bir gelirseniz, güncel olayları, sizin kime ne dediğinizi, kimin size ne dediğini konuşuruz. Daha sık gelirseniz altta yatan örüntülere ulaşma şansımız daha fazla olur. Tabii güncel olaylar çok önemlidir, ama geçmiş de önemlidir, ve ikisi arasında gidip gelecek esnekliği sağlamak en önemlisidir. Bence seanslar sıklaştıkça esneklik artar, ve aktarımla karşıaktarım da çalışılabilir. Yani bu görüşe katılıyorum, ancak klasik sebeplerden dolayı değil.

Terapistin kendisini açmasının terapiye katkısına, insani yönüne, ve teknik olarak kullanımına/ zamanlamasına ilişkin:

Tüm hastalarıma Tom’a söylediklerimi söylediğimi sanmayın. Tom’a da

anlatabileceğim, kendimle ilgili başka şeyler de vardı, ama bunları da anlatmadım. Örneğin cinsellikte nelerden hoşlandığımdan bahsetmedim. Kendini açmanın farklı yolları vardır. Benim kendimi açmam, ailemle ilgili kişisel bir travma üzerineydi. Kendimi açmanın başka bir biçimi, hastanın sözlerini dinliyor olmam, ama duyguların sözlerden farklı olması durumunda gerçekleşir. Şöyle diyebilirim: Sen bana şunu diyorsun, ama söylediklerindeki müzik sözlerden farklı. Burada da hastaya onunla ilgili deneyimimi açmış oluyorum. Kendini açmanın doğru zamanına karar vermenin çok zor olduğuna katılıyorum. Bunun öğretilebileceğini sanmıyorum. Bence bu doğuştan gelen bir yetenek ve çok fazla tecrübeyle, ve kendini iyi tanımakla da ilgisi var. Bu yüzden de psikanaliz çoğu zaman bilim değil sanattır.

İlişkisel Psikanalizde hasta-terapist ilişkisindeki duygulanım süreçlerinin yanı sıra bilinçdışı türevlerin yorumlanmasına dair:

Hasta ve analist arasındaki dinamiklerin çoğu zaman bilinçdışı olduğuna

inanıyorum. Benim odaklandığım ve yorumladığım da bu. Süreç bir çok farklı biçimler alabilir. Hasta baştan çıkarıcı davranıyor olabilir, çok soğuk olabilir, hasta soğuk olabilir ama ben bir çekim hissedebilirim. Bu anlaşılması gereken bir dinamiktir, ve çoğu zaman da bilinçdışıdır. Araştırmaya ve bulmaya çalışacağım şey bu olurdu. Hasta bu konuda ne düşünüyor, bunu nasıl anlamlandırıyor? Klasik analizden farkı şu: Bilinçdışında varlığı kesin olan belirli şeylere inanmıyorum. Örneğin baştan çıkarıcılık cinsellikle değil, bağlantı kurmakla ilgili olabilir. Mesela Tom bana karşı baştan çıkarıcı olduğu zaman amaç cinsellik değil, bağlantı kurmaktı. Birincil olan cinsellik değil, bağlantı. Tom’un homoseksüel ya da heteroseksüel olması beni ilgilendirmiyordu. Beni ilgilendiren bunun Tom’un hayatını nasıl etkilediği, onun için anlamının ne olduğu, kendisinin mutlu olup olmadığıydı. Bunu patoloji haline getirmek, ya da patoloji olmaktan çıkarmak gibi bir amacım yoktu. Eşcinsel olması önemliydi, çünkü hayatı üzerinde önemli bir etkisi vardı. Klasik analistin, hastayı anlamak için sürekli bedeni, içgüdüleri, cinsel dürtüleri düşünmesi gerekir. Klasik olmayan farklı yaklaşımlar da biyolojiyle, cinsellikle ilgileniyorlar, ancak tek ilgilendikleri bu değil. Örneğin ebeveynlerin karakteriyle de ilgileniyorlar. Klasik bakış açısı daha indirgemeci olabiliyor. İlişkisel bakış daha karmaşık, dolayısıyla daha zor.

Terapistin “kendiliknesnesi” (selfobject) olarak kullanılmaya izin vermesine ilişkin:

Kohut’un perspektifinden bakarsanız, terapistin kendiliknesnesi olarak

kullanılmaya izin verdiğini ve bunu yorumladığını söylemek mümkün. Bazen bazı hastalarımla buna izin vermem, çünkü bazıları için bu sağlıklı bir seçenek değildir. İlişkisel bakış açısının müdahale konusunda ve aktarımla karşıaktarımın yorumlanmasında daha fazla olasılık sunduğunu düşünüyorum.

İlişkisel analizin patolojiye bakışına ilişkin:

Tabii ki ilişkisel analiz de patolojiyle yakından ilgileniyor. Ben size beş yıllık bir

analizin beş dakikasını aktardım. Ancak ilişkisel analiz patolojiyi daha farklı kavramlaştırır. İnsan doğasına bakışı Freud’unkinden ve Klein’ınkinden farklıdır. Aslında bugün Kleinyenler ilişkisel duruşa genelde düşündüğümüzden çok daha yakınlar. Yansıtmalı özdeşleşmeden bahsediyorlar. Sorun şu ki, onlar kendi öznelliklerine sahip çıkmıyorlar, hala nesnel olduklarını düşünüyorlar. Bence analizin ilk aşamasında, hasta da analist de nesnedirler. Analizin son aşamasında ise, ikisinin de özne olması gerekir bence. İlişki hala “nesne-özne” biçimindeyse, ne başarılmıştır ki? Aslında Jessica Benjamin gibi kişiler, insanların gerçekten birbirini anlayabilmesi için özne haline gelmeleri gerektiğinden bahsediyorlar. Örneğin benim Tom’u eleştirdiğim oluyordu, ama bunu annesinin ya da babasının yaptığı biçimde yapmıyordum. Arada bir fark var, ama başta Tom bu farkı göremiyordu. Başta, kendisini eleştiren herkes annesi gibiydi. Ama analizin sonunda, ben bir resmi beğenmediğimi söylediğimde, o “olabilir ama ben beğendim”, diyebiliyordu.

 

Etkinlik Takvimi..

Eylül
KDT Süpervizyon
Eylül 14, 2010
CETAD/ Cinsellik ve Cinsel Tedaviler Eğitimi
Eylül 17, 2010 - Eylül 19, 2010
I. Ulusal Sanatla Terapi ve Yaratıcılık Sempozyumu
Eylül 18, 2010 - Eylül 19, 2010
IPD/ Depresyon ve Nostalji -Bir Konuk Bir Kuram-
Eylül 18, 2010
Aile ve Çift Terapisi Eğitimi
Eylül 20, 2010
II. Eleştirel Psikoloji Sempozyumu -Davet
Eylül 24, 2010 - Eylül 26, 2010
RPTD/ Bedensel bir Patoloji olarak FMF ve Ruhsal Örgütlenme
Eylül 28, 2010
Ekim
ICEPPD/ Çocuk ve ergen psikanalitik psikoterapi eğitimi
Ekim 01, 2010
Nörobilim Temelli Bilişsel-Davranışçı Terapi Eğitimi
Ekim 01, 2010
Aura/ Sanat Terapisi ve Yaratıcılık Eğitimi
Ekim 02, 2010 - Ekim 16, 2010
Etkileşim Grubu Yaşantısal, Kuramsal ve Süpervizyonlu Eğitim Programı
Ekim 02, 2010
PsiKe/ İki Temel Varsayım -Dürtüler
Ekim 04, 2010
Çatı/ Psikoloji Okulu
Ekim 05, 2010
Çatı/Etkileşim Grubu Eğitimi
Ekim 05, 2010
Gottman Çift Terapisi I. Düzey Eğitimi
Ekim 09, 2010 - Ekim 10, 2010
PsiKe/ Ruhsal Aygıt
Ekim 11, 2010
IPD/ Psikanalizin Doğuşu ve Gelişimi
Ekim 13, 2010
Kognitif Terapi Becerileri ve Beck Yönelimli Terapiye Giriş
Ekim 14, 2010
Gestalt Eğitim Programı Duyurusu
Ekim 16, 2010
IPD/ Psikanalitik Psikodrama
Ekim 16, 2010 - Ekim 17, 2010
PsiKe/ Sakareylemler ve Espriler
Ekim 18, 2010
IPD/ Ruhsal Aygıtın Yerleşimsel Modeli
Ekim 20, 2010
33. Uluslarası Kendilik Psikolojisi Kongresi
Ekim 21, 2010 - Ekim 23, 2010
PsiKe/ Rüyalar
Ekim 25, 2010
RPTD/ Sınırda Bir Ergen ve Rorschach Testi
Ekim 26, 2010
IPD/ Dürtü Kuramı ve Çocuk Cinselliği
Ekim 27, 2010
Kasım
PsiKe/ Vaka Sunumu
Kasım 01, 2010
IPD/ Ruhsal Aygıtın Yapısal Modeli
Kasım 03, 2010
PsiKe Sinema/ Piyano Öğretmeni, Ö. Terbaş ve N. de Coster
Kasım 03, 2010
IPI/ Yeni Psikodrama Grup Psikoterapisi Eğitimi
Kasım 06, 2010
PsiKe/ Psikopatoloji
Kasım 08, 2010
IPD/ Günlük Yaşamda Psikopatolojik Görüngüler ve Düşler
Kasım 10, 2010
PsiKe Sinema/ Peter Sellers’ın Yaşamı ve Ölümü, Y. Erten
Kasım 10, 2010
PsiKe/ Ruhsal Çatışma ve Normal Zihinsel İşlevsellik
Kasım 22, 2010
PsiKe Sinema/ Uçan Kale, Ü. E. Yurtsever
Kasım 24, 2010
PsiKe/ Vaka Sunumu
Kasım 29, 2010
RPTD/ Çocukta Depresyon ve WÇZÖ-R (WISC-R)
Kasım 30, 2010
Aralık
IPI/ Yeni Psikodrama Grup Psikoterapisi Eğitimi Hazırlık Grubu
Aralık 04, 2010
PsiKe/ Topografik Model- Ekonomik Model
Aralık 06, 2010
PsiKe/ Dinamik- Yapısal- Genetik Model
Aralık 13, 2010
PsiKe Sinema/ Ciddi bir Adam, G. Tokgöz
Aralık 15, 2010
CBT/ Zor Vakalarla KDT
Aralık 18, 2010 - Aralık 19, 2010
Zor Vakalarla KDT
Aralık 18, 2010 - Aralık 19, 2010
PsiKe/ Savunma Mekanizmaları
Aralık 20, 2010
PsiKe Sinema/ Aşk Üzerine Kısa Bir Film, Ö. Terbaş
Aralık 22, 2010
PsiKe/ İki Savunma Türü için Örnekler
Aralık 27, 2010
RPTD/ Paranoya Vakasını Rorschach ile Yorumlama
Aralık 28, 2010
Ocak
PsiKe/ Vaka Sunumu
Ocak 03, 2011
IPD/ Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme
Ocak 05, 2011
PsiKe/ İlkel Savunmalar
Ocak 10, 2011
TAKVİM -TÜMÜ-

MonoKL Lacan Özel Sayısı

MonoKL 2009, sayı 6-7

içerik

Bütün hakları saklıdır. © icgoru.com, 2009