• Anasayfa
  • Etkinlik Takvimi
  • Film Çalışmaları
  • Çalışanlarımız
  • İletişim
  • Makaleler
  • Kitaplar
  • Dergiler
  • Filmler
  • Bağlantılar
Anasayfa

 

Lacan, Psikanaliz ve Feminizm

Özgür Öğütcen        

Giriş

    Bu yazının alt başlığı şöyle olmalıydı: “Üçüncü dalga (post)feminizmlerin(1) Lacan’dan öğreneceği bir şey var mı?

    Malum olduğu üzere 1970’lerin sonundan itibaren psikanalitik teori üniversitelerdeki ve psikiyatrik kurumlardaki itibarını hızla yitirdi. Psikanaliz bütün sosyal ve kültürel fenomenleri psiko-seksüel açıklamalara indirgemekle ve fallogosentrik (2) olmakla eleştirildi. Bu eleştirilerin dışında genel bağlamda ise psikanaliz üç düzeyde kriz içindedir: (1) bilimsel bilgiye göre, insan zihninin bilişsel-nörobiyolojik modeli Freudcu modele baskın çıkmıştır; (2) klinik anlamda, psikanalitik tedavi ilaçlar ve bilişsel-davranışçı terapiler karşısında hızla pozisyonunu kaybetmektedir; (3) toplumsal bağlamda, geç kapitalizm(3) in baskın hedonist yasakçılığı bireyin cinsel dürtülerini daha fazla geçerli bir kaynak saymayacak gibi görünmektedir.

 

 

 Lacan’ın Freud’a retour’unun bize bilinçdışı ve kültür arasındaki ilişkiyi ve psişe ve toplumsal arasındaki ilişkiyi oldukça radikal bir biçimde yeniden düşünme olanağını yarattığını görürüz. Bu yüzden, bu üç düzeyli krizi kavramakta Lacan’ın güncel tartışmalarda ne ifade ettiğini görmek hepimiz için çok önem taşımaktadır.

    Bu yazıya şöyle bir soruyla başlamak istiyorum: “Bir erkek nedir?” ve bununla bağlantılı olmak üzere “Bir kadıncinsiyetin  kendi paylarına düşen, varlık-yokluk sorusunda maddileşen kastrasyonun yasasına tabi olmadır. Bu erkek için –Lacan’ın yapısalcı ilk döneminde bahsettiği- sahip olduğunu düşündüğü imgesel fallusun tehdit edilmesi, kadın için ise zaten sahip olmadığı fallusun yasıdır. nedir?” Birbiriyle bağlantılı bu iki soru her şeyden önce bu iki tanımın –yani erkeğin ve kadının- birbirlerini tamamlamadıklarını, birinin eksiğinin diğerinde olmadığını söylememizi talep eder. Bu karşılıksızlığın imgesel düzeyidir. Žižek’e dönecek olursak; “Evet, kadın yoktur” ama ‘Erkekte kendinin olduğunu varsayan kadından başka bir şey değildir”. Her iki Evans (1999), “cinsiyet farklılığı” kavramının Freud’un ve Lacan’ın kuramsal sözlüklerinin bir parçası olmadığı halde psikanaliz ve feminizm arasındaki en önemli tartışmalardan birisi haline geldiğini söyler. Freud sadece anatomik farklılıklardan ve bunların psişik sonuçlarından bahsetmiştir; Lacan ise cinsel konum ve cinsel ilişkiden ve sıkça cinsiyetlerin farklılaşmasından söz etmiştir. Buna karşın, hem Freud hem de Lacan cinsiyet farklılığı meselesiyle ilgilidirler ve Lacan’ın çalışması bu terime bir girişi de içeren önemli bir dizi temayı içermektedir ve bu yüzden Lacan’ın çalışması feminist yaklaşımlar için önemli bir odak noktası oluşturmaktadır.

Freud

    Freud’a feministlerin önemli bir kısmı tarafından, ta 70’li yıllardaki ikinci dalga feminizmden başlayarak üçüncü dalgada dahil, haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Batı felsefi geleneğinde bir töz olarak ele alınan ‘kadın’ ve ‘erkek’ kategorilerini ilk sorunsallaştıran kişi odur, Freud’dur. Bu cinsiyet krizini kadın ve erkek tanımlarının içine yerleştiren de odur. Bu tanımlama, bu alt üst oluş üçüncü bir cinsiyetin tanınmasından ya da farklı ve sonsuz cinsel kimliklerin politik doğruculukla onanmasından daha radikaldir. Evet bir sorun vardır, bu sorun kadın ve erkek arasında değildir, her ikisinin de tek tek ne oldukları ile ilişkilidir. Öyleyse Freud şunu demektedir: kadın ya da erkek varlık olmak verili değildir, kadın ya da erkek olunur. Bütün sınırlılıklarına rağmen bu bağlam sonraki cinsiyet tartışmalarının sıfır derecesidir.

    Freud, daha 1920 gibi erken bir tarihte, Bir Kadın Eşcinsellik Olgusunun Ruhsal Kaynakları’nda, verili cinsiyet kategorilerini sorgulamaya başlamıştır.

       “Libido tümümüzde yaşam boyunca normal olarak erkek ve dişi nesneler arasında gider gelir... Gelgitin sonlanışı temelli ve kesin olduğunda, doğal olarak  bu ya da diğer tarafı kesinlikle yeğleyen ve belki de nesne seçimini kendi yönüne çevirmek için yalnızca uygun anı beklemiş olan bir özel etkenin varlığından kuşkulanırız... (s.332, Olgu Öyküleri II)

    “...Ancak analiz geleneksel ya da biyolojik terminolojide eril ve dişil olarak adlandırılan şeyin gerçek doğasını açıklayamaz: Sadece bu iki kavramı alır ve onları çalışmasının temeli yapar. Onları daha fazla indirgemeye kalkıştığımızda, erilliğin etkinlik, dişilliğin ise edilginlik içinde yokolduğunu görürüz ve bu bize yeterince şey anlatmaz...”(s.346, Olgu Öyküleri II)

    Freud’un çalışmasının altında yatan temel varsayımlardan biri erkekler ve kadınlar arasındaki belirli fiziksel farklılıklardır ve bunlar aynı zamanda psişik farklıklardır. Başka bir deyişle, belirli psişik özellikler ‘eril’ olarak diğerleride ‘dişil’ olarak adlandırılabilirler. Örneğin utangaçlık, alçakgönüllülük, yol gösterilme ve yardım gereksinimi Freud tarafından dişil zihinsel özellikler olarak tanımlanmıştır. Bunlara herhangi bir formel tanımlama getirmek yerine, Freud kendisini bir insan öznesinin nasıl eril veya dişil psişik özellikleri kazandığını tanımlamakla sınırlamıştır. Yukarıda da belirtildiği gibi cinsiyetlenme içgüdüsel veya doğal bir süreç değildir, ama anatomik farklılıkların toplumsal ve psişik faktörlerle etkileştiği karmaşık bir süreçtir. Freud’un başka bir bağlamda söylediği:

     “Ruhbilimsel bir sorunun yerine anatomik bir sorun geçirmemizin ne gereği ne de haklılığı var...”(s.49-50, Cinsellik Üzerine)

    sözünü bu etkileşimi ifade etmede biyolojik olana karşılık sosyosimgesel olana bir eğilimi olduğu şeklinde yorumlayabiliriz.

    Bu cinsiyetlenme süreci kastrasyon kompleksinin etrafında dönmektedir: erkek çocukları penislerinden mahrum olmaktan korkmakta, kızlar ise zaten bundan mahrum olduklarını farzetmektedirler ve bunun sonucu penis haseti gelişmektedir.

Lacan

    Freud’u izleyerek, Lacan’da nasıl bir insan yavrusunun cinsiyetli/cinsiyetlenmiş (a sexed subject) bir özne haline geldiği sorusuyla ilgilenmiştir. Lacan’a göre, erillik ve dişillik biyolojik özler değildir ama simgesel pozisyonlardır ve bu iki pozisyondan birini üstlenmek öznelliğin yapılandırılmasında esastır. Özne, öz olarak cinsiyetli öznedir. ‘Erkek’ ve ‘kadın’, bu iki öznel pozisyon için dayanak oluşturan gösterenlerdir.

    Hem Freud’a hem de Lacan’a göre çocuk en başta cinsiyet farklılığını reddetmektedir ve bu yüzden cinsel bir konum alamaz. Küçük bir oğlan için kızların cinsel organı bir muammadır. Kız kardeşinde ya da bir akrabanın veya komşunun kız çocuğunda oradaki boşluğu gördüğünde bir gün onunda kendisininki gibi bir cinsel organı olacağını, onun cinsel organının şimdilik küçük olduğunu düşünür. Bu evredeki erkek çocuğu için kesin bir cinsiyet ayrımı kavramı yoktur. Ayrıca annesinin cinsel organının nasıl bir şey olduğuda büyük bir sorun oluşturmaktadır.(4) Çocuk sadece kastrasyon kompleksi içinde cinsiyet farklılığını keşfettiği zaman bir cinsel pozisyon almaya başlayabilir. Hem Freud hem de Lacan bu cinsel konumlanma sürecini Oedipus Kompleksi ile yakın bağlantı içinde görmüşlerdir. Ama bu bağlantının kesin doğası konusunda ayrılmaktadırlar. Freud’a göre, öznenin cinsel pozisyonu çocuğun Oedipus kompleksinde özdeşleştiği ebeveynin cinsiyeti tarafından belirlenmektedir (eğer özne babasıyla özdeşleşirse eril pozisyonu almaktadır; özdeşleşme anneyle olursa dişil pozisyonun edinildiği varsayılmaktadır). Ancak Lacan’a göre ise Oedipus kompleksi daima Baba’yla simgesel özdeşleşmeyi içermektedir ve bu nedenle Oedipal özdeşleşme cinsel pozisyonu belirleyemez. Bu yüzden Lacan’a göre, özdeşleşme yoktur ama öznenin cinsel pozisyonunu belirleyen fallusa ilişkisi vardır.   

    Bu ilişki ‘sahip olma’ veya ‘olmama’nın her ikisinden biridir; erkeklerin simgesel fallusu vardır, kadınların yoktur (veya, daha kesin söylersek, erkekler ‘ona sahip olmadan olamazlar’). Bir cinsel pozisyonun elde edilmesi esastan simgesel bir edimdir ve cinsiyetler arasındaki fark sadece simgesel düzlemde tasavvur edilebilir.

    Ancak, cinsel farklılığın göstereni yoktur, öznenin kendisini erkek veya kadın halinde tam olarak simgeselleştirmesine izin yoktur, ve bu yüzden ‘normal, tamamlanmış cinsel pozisyon’ imkansızdır. Bu nedenle öznenin cinsel kimliği daima tekinsiz bir meseledir ve müebbet bir kendini-sorgulamanın kaynağıdır. Kendine ait cinsiyetin ne olduğu sorusu (Bir kadın mıyım ya da bir erkek miyim?) histeriyi tanımlayan sorudur. Hem erkekler hem de kadınlar için gizemli ‘öteki cinsiyet’ daima kadındır ve bu yüzden histeriğin sorusu hem erkek hem de kadın histerikler için aynıdır: Bir kadın nedir?

    Öznenin anatomisi/biyolojisi, öznenin alacağı cinsel pozisyon sorusunun bir parçası olarak rol oynar, anatominin cinsel pozisyonu belirlemediği psikanalitik kuramın temel bir aksiyomudur. Burada cinsiyet farklılığının cinselliğin üreme işlevleriyle ilişkili olan biyolojik belirleyicileri (örneğin kromozom düzeyindekiler: Y kromozumu) ve üreme işlevinin temsil edilmediği bilinçdışı arasında bir kopma vardır. Bilinçdışında cinselliğin üreme işlevinin bu verili temsil-edilmeyişi nedeniyle ‘öznenin kendisini erkek veya kadın varlık olarak psişede konumlandırabilmesi’ mümkün değildir. Simgesel düzende cinsiyet farklılığının göstereni yoktur. Tek bir cinsel gösteren vardır o da fallustur ve bunun ‘kadın’ bir eşdeğer göstereni yoktur: daha kesin konuşursak bu sıfatla kadının cinsiyetinin simgeselleştirilmesi yoktur... bir simge olarak fallusun benzeri, eşdeğeri yoktur. Bu gösterenin bakışımsızlığı meselesidir. Bu yüzden fallus her iki cinsiyetin kastrasyon kompleksiyle kendi cinsiyetlerindeki sorunsallarının tamamlayıcısı olan can damarıdır.

    Gösterendeki bu kökensel bakışımsızlık Oedipus kompleksinde kadın ve erkekler arasındaki bakışımsızlığa öncülük eder. Erkek özne diğer cinsiyetten ebeveyni arzuluyorken ve aynı cinsiyetteki ebeveynle özdeşleşiyorken, kadın özne aynı cinsiyetten özneyi arzular ve ‘özdeşleşmesinin temeli olarak diğer cinsiyetin imgesini elde etmeye zorunludur’. ‘Bir kadın için kendi cinsiyetinin gerçekleşmesi –buna paralel yöntemle erkek için olduğu gibi- Oedipus kompleksi içinde başarılamaz, anneyle özdeşleşme yoluyla da başarılamaz, ama buna karşın ona tahsis edilen ekstra bir dolambaçlı yol aracılığıyla, babasal nesne ile özdeşleşme yoluyla başarılır. Bu bakışımsızlığın gösterilmesi Oedipus kompleksinin gideceği yönü belirler. Bu iki yol aynı izin altından geçerek meydana gelirler –kastrasyonun izi. 

    Eğer eril-dişil karşıtlığının aslında bir simgesi yoksa, cinsiyet farklılığını anlamanın tek yolu bunu aktiflik-pasiflik açısından anlamaktır. Bu tek yol olan karşıtlık erkek-kadın karşıtlığının psişede dolaylı olarak temsil edilmesinin de tek yoludur, çünkü cinselliğin biyolojik üreme işlevi psişede temsil edilmemektedir. Birinin nasıl bir erkek ya da bir kadın olduğu sorusu tamamiyle Öteki’nin alanında yer alan bir dramadır. Bunu derken öznenin kendi cinsiyetini sadece simgesel düzeyde gerçekleştirebileceğini söylüyoruz.

 Erkekler                            Kadınlar

 

    Yukarıdaki sexuation denklemlerinde görülen cinsellik ve cinsiyet tartışması en başta eril ve dişil öznelerin kastrasyonla ilişkilerini simgeselleştirmenin iki yolunu temsil etmektedir. Bu ilişki çelişkili, bütünleştirici olmayan bir tarzda olduğundan cinsel ilişki de imkansız hale gelmektedir. Kısaca söylersek bu cinsiyetin gerçeğidir.

    Bu formüle baktığımızda üstte dört adet önerme görmekteyiz. Üsttekiler birer olumlama ve olumsuzlama (istisna) içermektedir. Altta ise $, a, S(A), La ve Φ’yi görmekteyiz. Bu nesneler “gerçeklik” olarak deneyimlediğimiz şeyin koordinatlarını sağlamaktadır. Φ nesneleri fallik keyif ve semptomun ya da sinthomun engelleyici etkileriyle ilişkilidirler; S(A) nesneleri “gerçeğin küçük parçaları” olabilirler ve dişil keyif ile ilişki kurarlar; ve a bulunması zor olan fantazi nesnelerinin, arzu nesnelerinin ve dürtü nesnelerinin işaretleyicisidir. Nesnelerin belirli bir düzenlenmesi “gerçeklik” etkisinin, jouissanceımızın arka planına karşı çıkan simgesel, imgesel ve gerçek düzenler arasındaki bir grup yaklaşım tarafından nasıl oluşturulduğunu anlatmaktadır. Encore’da Lacan bu “gerçeklik”e cinsel bir perspektiften bakmakta ve özne konumlarını belirleyenlerin de bu nesneler olduğunu söylemektedir. Kısaca, Lacan burada, öznelliğin cinsiyet farklılığı tarafından nasıl parçalandığını ve fantaziler, semptomlar ve jouissance ile olan sorunsal ilişkiye nasıl bağlandığını göstermektedir.

    Elimizde tutmamız gereken önemli bir çıkarsama şudur: Cinsiyet farklılığının bütünsel bir açıklaması kesinlikle olamaz, çünkü dilin, hepimizin razı olacağı bir bütün haline gelmesine engel olan şey odur.

    Denklemin alt tarafında, eril öznenin “kadın” ile fantazi ilişkisi ($ ve a’yı birleştiren çizgi) görülmektedir. Kadının erkeğin semptomu olduğu fikri, La ve fallik nesne Φ arasındaki bağ ve şeklin eril tarafındaki $ ve Φ’nin dolaylı eşleşmesi ile ifade edilir. Böylece erkeğin fantazisi yerine semptomu olan kadın, erkeğin hem (büyük) Öteki’ne mesajı hem de keyifle olan imgesel ilişkisidir. Bu, erkeğin simgesel varoluşuyla iletişimi ve varlığının gerçeği ile ilişkisini sadece kadın sayesinde kurabileceği anlamına gelirken, bunun tersi geçerli değildir: Kadın, erkekten tamamen bağımsız olarak var olur. “Kadının erkeğin semptomu olması”, erkeğin sadece semptomu olan kadın aracılığıyla var olabileceği anlamına gelir, tüm ontolojik tutarlılığı semptoma bağlanır, semptomu yüzünden ertelenir, onun içinde ‘dışsallaşır’.

    Şekilde Lacan, dişil konumu $’ye benzer şekilde üzeri çizili olarak gösterir. O, S(A) ve  Φ arasında bölünmüştür. İkisi arasındaki eksen üzeri çizili bir La’dır. La’nın silinmesi, “dilin, kadının belirli bir kategorisini tanımlayamayacağı” ya da Zizek’in deyişiyle “kadının düşüncede inşa edilemeyeceği” anlamında “kadının var olmadığını” ifade eder. İşte bu yüzden kadının ne olduğunun dil içinde telaffuz edilememesi onun doğasından kaynaklanmaktdır.

    Şekilde, kadının simgesel düzende yeterince anlatılamaz oluşunun iki nesne-artık ürettiği görülmektedir. Bunlardan ilki, eril öznelere “kastrasyonun” tersine çevrilmesini temsil etme ve imgesel fallik tatmini ortaya çıkarma kapasitesi olan fallik gösteren Φ’dir. İkincisi onun karşıtı S(A), imgesel fallus sadece imgesel olduğu için simgesel düzende ortaya çıkan eksiğin gösterenidir. Dişil özne fallik gösteren tarafından aldatılamaz. Penisleri etrafında dönen fantazilerin köleleri olan erkeklerin aksine o, ne kastrasyon miti tarafından ikna edilir ne de simgesel düzendeki eksiğin bir fallus tarafından doldurulabileceğine inanır. İşte bu kastrasyonun sapağına girmeden dürtünün gerçeğine bir ilişki kurma yolu bulabilen ve jouissance feminine’i oluşturan ve S(A) ile temsil edilen “fallusun ötesindeki” keyfe ulaşabilme kapasitesidir. S(A), kaçınılmaz biçimde Oedipal düzene tabi olurken bu düzenin yetersizliklerinin ve onun sonradan uydurulmuş karakterinin farkında olan gerçek ile kurulan dişil bir ilişkiyi belirtir. Bunu başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, S(A) olarak “kadın”, simgesel düzenin yetersizliğine “gerçeğin cevabı”dır.

    Görüldüğü üzere ne eril özne dişil ile, ne de dişil özne eril ile doğrudan bir ilişki kuramaz. Bunun yerine ikisi de sadece, diğer öznelerle, fantazi ya da semptom formunda dolaylı olarak ilişkili olan nesnelerle bağlantı kurarlar; bu yüzden de “cinsel ilişki yoktur”.

Feminizm

    Elizabeth Grozs, Jacques Lacan: A Feminist Introduction(1990) adlı kitabında Lacanyen psikanalizin hangi açılardan feministlerin işine yarayabileceğini sorar ve yanıtını üç başlık altında özetler:

1- Lacan’ın Kartezyen cogito eleştirisi aynı zamanda önceden verili, bütünleşik, kati öznenin de eleştirisidir. Lacan böylece kendini-bilmek, bütünleşiklik ve efendilik kavramlarını da sorunsallaştırmıştır. Hatta bunu öz-bilincin kendisine de uygulamıştır. Ona göre bilinç her zaman bilinçdışı tarafından kesintiye uğratılmaktadır. Böylece kadın ve erkek özneler önceden verili biyolojik varlıklar olmaktan öte tarihsel ve sosyosimgesel etkiler sonucu oluşan varlıklara dönüşürler.

2- İkinci olarak Lacan’ın kuramı cinsiyet üzerine olan yaygın akademik ve politik söylemlerin sorgulanmasına yardımcı olmuştur. Onun çalışması, patriyarkal öznelerin bir sosyal ve konuşma pozisyonu kazanmalarının kastrasyon meselesiyle ve erkek cinsel organının varlığı veya yokluğu bağlamında (oedipus kompleksi/babanın adı) tasarlanan bir cinsiyet farklılığı meselesiyle yüz yüze gelmekle oluştuğunu açık biçimde ortaya koymuştur. Lacan cinsiyet sorununu bütün toplumsal ve ruhsal işlevlerin merkezine koymuştur. En nihayetinde “Ben” olma hali cinsiyetlenmiş bir durumdur ve toplumsal olarak tasarlanmış uygun erkek ve kadınlarla özdeşleşmeye dayanmaktadır.

3- Lacan’ın çalışması öznelliğin ve toplumsal düzende anlam veya gösterme sistemlerinin merkeziliğini ortaya koymada yardımcı olmuştur.”

    Kartezyen res cogitans’ın (bir düşünen varlık) yerine Lacan, konuşan özneyi, kendisi dil aracılığıyla ve dil içinde tanımlanan özneyi koymuştur. Bu özne basitçe konuşan bir varlık değildir, ama konuşma aracılığıyla dilin içinde kurulan bir varlıktır. Bu yüzden söylemin kaynağı veya efendisi olarak düşünülemez, bu varlık daha çok temsillerin, anlamların, yazıların ve kayıtların sözcelenmesinin (enunciation, articulation) locusudur veya mekanıdır. 

    Lacan’ın çalışmasındaki bu üç kilit alan –yani öznellik, cinsiyet ve dil- pek çok feminist tarafından da paylaşılan ortak çalışma alanlarıdır. Onun rasyonel, bilinçli özneyi yerinden edişi, konuşan öznenin “akılcı” söylemlerinin amaçlılığı hakkındaki yaygın varsayımların altını oyması ve “doğal” bir cinsiyet fikrini sorunsallaştırması özgür feminist kurama metafizik, eril bir hümanizmden açıkça daha çok şey sağlayacaktır.  

    Lacan’ın feminizm üzerine, özellikle de Anglo-Amerikan feminizmi üzerine etkileri çoğu zaman çifte-değerli olmuştur. Eğer politik teori sosyal normların nasıl özneler tarafından başarılı bir şekilde içselleştirildikleri ile ilgiliyse, bilinçdışı güçlerin bir psikanalitik kavrayışı da bu içselleştirmenin nasıl başarısız olduğunu anlamakla ilişkilidir. Jacqueline Rose’a göre, psişik hayatın tam kalbindeki herhangi türden istikrarlı bir kimliğe yönelik bu direnç psikanaliz ve feminizm arasındaki doğal yakınlığın da kaynağıdır. Geleneksel politik kimlik kavramının altında bu içsel istikrarsızlık yatmaktadır, ama bu aynı zamanda öznelliğin normatif olmayan teorilerinin olasılığına da alan açmaktadır. Lacan’ın ve Freud’un gösterdikleri üzere, ‘dişil/feminine’ kategorisi bir kişinin anatomisi tarafından belirlenen bir şey değildir; psişik süreçlerin sonucudur, tek başına biyolojiye veya tek başına toplumsal süreçlere indirgenemez. Lacanyen feminizmin önemli bir sonucu kadın ve erkek arasındaki sınırları çözündürmesidir.

    Erkekler ve kadınlar arasında sabit kimlikler olarak doğal cinsel bir bölümlenme yoktur; cinsel farklılık sosyal pratiklerin ve sosyal ilişkilerin bir sonucudur. Diğer feministlerle Lacanyen olanlar arasında pek çok tartışma yaşanmıştır: en başta da Lacan’a oldukça eleştirel yaklaşan Luce Irigaray ve Julia Kristeva ile diğerleri arasında.

    Luce Irigaray, Lacanyen bir psikanalist olarak Ecole Freudienne’de yetişmiştir ama 1974 yılında doktora tezi olan Speculum of the Other Woman’ın yayınlanmasıyla bu topluluktan atılmıştır. Irigaray, Lacanyen psikanalizden hem çok etkilenmiştir, ona çok şey borçludur, hem de bu teori hakkında çok çok eleştireldir. ‘Psikanalizin Yoksulluğu’nda üç temel eleştiri hattı geliştirmiştir: ilki, psikanalizin ve onun kadınlara yaklaşımının tarihsel olarak belirlendiğidir; ikincisi, simgesel düzenin anneyle itiraf edilmemiş bir bütünleşmenin/kaynaşmanın üzerinde yer aldığıdır; ve sonuncusu, Irigaray’a göre psikanaliz baskın kültürel fantazileri ebedileştirmektedir ve bunların güdümündedir; kültürel fantazilerden özellikle kadınlarla alakalı olanların güdümündedir demektedir. Kısaca söylemek gerekirse, Irigaray ‘feminen’in/dişilin psikanalizin ve genel anlamda Batı kültürünün inkar edilmiş bilinçdışı olduğunu öne sürmektedir.

    Irigaray açısından temel mesele patriyarkal çerçeveye sıkışmadan dişil olanın nasıl tanımlanacağıdır. Psikanalitik cinsiyet farklılığı anlayışı farklılığın görünür, aşikar olması temeline dayanmaktadır ve bu yüzden dişil daima erilliğin bir yokluğu veya olumsuzlaması olarak anlaşılmaktadır. Sonuçta kadınlar temsilden dışlanmaktadır.

    This Sex Which is Not One adlı yapıtında Irigaray cinsiyet farklılığının göstereni olarak fallusun tekilliğine, dişil cinselliğinin çoğulluğunu (vagina, dudaklar, klitoris, memeler ve uterus) öne sürerek karşı çıkmıştır. Ona göre dudakların ikiliği dişil cinselliği temsil etmektedir. Irigaray’a verilen Lacanyen yanıtta, onun -dişilliğin bir tür önceden verili libido olduğunu öne sürerek- bir özcü olduğu söylenmiştir ve aynı zamanda simgesel kastrasyonu reddettiği belirtilmiştir.

    Fransız feminizmini derinden etkileyen ikinci kişi Julia Kristeva’dır. Etkisi özellikle erken dönem semiyotik üzerine olan çalışmaları üzerinden olmuştur. Irigaray Speculum’u yayınladığı yıl (1974), Kristeva’da Revolution in Poetic Language kitabını yayınlamıştır. Kristeva, ‘gösterme sürecini’ ‘semiyotik’ ve ‘simgesel’ arasındaki diyalektik bir etkileşim olarak tanımlamaktadır. Semiyotik ve simgesel bazen Lacan’ın imgesel ve simgesel arasında yaptığı ayrıma benzer şekilde bir arada işlemektedir, ama semiyotik daha çok Lacancı gerçekin özelliklerine sahiptir. Kristeva’ya göre, simgesel dilin formel yapısıdır, buna karşın semiyotik ise pre-Oidipal birincil süreçlerle ilişkilidir. Bu yüzden semiyotik bedende ve Kristeva’nın chora dediği şeyde yerleşmiştir. Chora sabitlenmiş bir alan değildir, ancak sonsuz bir harekettir ve simgeselin altındaki devinimdir. Semiyotik simgesel üzerinde bozucu bir basınç yaratmaktadır ve dildeki boşluklar, anlamsızlığa ve gülünç olmaya eğilim aracılığıyla sezilebilir. Kristeva bu türde bir dilin avant-garde şiirde ve edebiyatta bulunabileceğini söylemektedir. Beckett’in romanlarında olabilir mi?

    Kristeva’da kadınlar ve feminizm hakkında en az Lacan kadar acımasızdır. Şöyle demiştir: ‘Birisinin bir kadın olduğuna inanmak bir kişinin bir erkek olduğuna inanmak kadar saçma ve bilgisizcedir’. Kristeva’ya göre, bir kişi bir kadın olamaz/olabilemez çünkü ‘kadın’ sosyal bir yapıdır. Kristeva kadını dışsal temsil olarak tanımlamaktadır; yani söylenemeyen olarak. Irigaray’dan farklı olarak, fallosantrik düzenle ilişkili pozisyonları açısından kadınların olumsuzlanmasını dişilin pozitif temsil olarak telaffuzundan daha çok vurgulamaktadır. Kristeva’ya göre kadınlar, baskın ideoloji ve dil karşısında, toplum içinde bastırılmış diğer gruplarla aynı dışlanmış pozisyonu paylaşmaktadırlar. Bu bağlamda kadınlar ve diğer ezilen gruplar, baskın söylemin dışında olmaları hasebiyle, semiyotikle ilişkilidirler.

    Lacanyen cinsiyet farklılığı teorisi Queer teori perspektifinden de eleştirilmiştir. Judith Butler, Bodies That Matter kitabında psikanalizin cinsiyet farklılığı meselesine yaklaşımının heteroseksüel çiftlerin normalizasyonuna dayandığını öne sürerek bu sorunu tartışır ve psikanalizin diğer cinsel ilişki biçimlerini dikkate almadığını söyler. Foucault’nun söylem kavramını kullanarak, Butler psişe ve toplumsalın bir süreklilik olarak görülmeleri gerektiğinde ısrar eder ve cinsiyet farklılığının bizatihi kendisinin söylemsel olarak kurulduğunu öne sürer. Lacan’ın ‘Ayna Evresi’ ve ‘Fallusun Gösterilmesi’ makalelerini Freud’un ‘Narsizm Üzerine’ adlı makalesiyle karşıtlık içinde okuyarak psikanalitik fallus kavramının olumsallığını ve bünyevi istikrarsızlığını ortaya koyar. Burada önemli bir nokta Butler’ın bizatihi fallus kavramını reddetmediği, ama daha çok psikanalitik teorideki ayrıcalıklı statüsüne karşı çıktığıdır... (1993)

NOTLAR

(1). Birinci dalga feminizm terimi ondokuzuncu yüzyıl ve yirminci yüzyılın başındaki, özellikle ABD ve İngiltere’de ortaya çıkan, kadınların oy hakkı ve yasalardaki cinsiyet eşitsizliğine karşı ortaya çıkan feminist hareketi nitelemede kullanılmaktadır. İkinci dalga feminizm ise 1960’larda ortaya çıkan ve 70’lerde oratadan kalkan Kadın Hareketi, Feminist Hareket ya da Kadınların Özgürleşmesi Hareketi diye de tanımlanan hareketleri içermektedir. Birinci dalgadan farklı olarak ikinci dalga sadece yasalardaki eşitsizliklere değil aile, toplum, işyeri ve gündelik hayat gibi alanlardaki eşitsizliklerede ilişkin talepleri içermektedir. Eşit işe eşit ücret, doğum izni, işyerinde tacizin önlenmesi gibi politik talepler bu dönemde oluşturulmuştur.  En son ortaya çıkan ve 1990’lardan günümüze olan üçüncü dalga ise çoğul bir yapı arzetmektedir. Artık feminizmin bir hareket olarak mümkün olup olmadığı gibi postmodern temalardan, çokkültürcü liberal türlerine kadar pek çok feminizm türü bu dönemde ortaya çıkmıştır.

(2). Freud, 1905 yılında ilk hali yayımlanan Cinsellik Üzerine Üç Deneme (orijinal adı “Drei Abhandlungen Zur Sexualtheorie”) adlı yapıtının 1920’deki 4. yeniden basımına yazdığı önsözde psikanalizin pan-seksüalizm ile etiketlendiğinden ve her şeyi cinsellikle açıklamakla suçlandığından bahsetmiştir. Bu tarihten sonra da psikanalizin, toplumsal olgularda dahil, pek çok bireysel ve toplumsal olguyu cinselliğe –öznenin bilinçdışı motivasyonlarına- indirgemekle suçlandığı görülmektedir. Feminist eleştirmenler ise Freud ve Lacan başta olmak üzere psikanalistleri patriyarkal bir nesne olarak fallusa verdikleri ayrıcalıklı önemden dolayı eleştirmişlerdir. Tabi ki bu noktada Freud’a ve Lacan’a eleştirel yaklaşmakla birlikte, özellikle Lacan’ın ortaya koyduğu, penis ve fallusun farklı statülerini göz önünde bulunduran feminist eleştirmenleri ayrı tutmak gerekir.

(3). Geç kapitalizm kavramı Fredric Jameson’ın bir kavramıdır. Kapitalizm dönemselleştirmeleri Marx’ın klasik üretim tarzları kavramıyla bağlantı içinde anlaşılabilir: buna göre her üretim tarzı farklı bir üstyapısal düzenlenmeye de denk düşmektedir. İşte geç kapitalizm de 1950’lerden sonra finans sermayesinin egemen olduğu kapitalizm dönemini tanımlamaktadır. Bu kavramsallaştırmanın ekonomik boyutunu oluşturan kişi Belçikalı bir Marksist olan Ernest Mandel’dir. Jameson’da Postmodernism, or the Cultural Logic of Late Capitalism (Verso, 1992) kitabında bu dönemin kültürel görüngülerini incelemektedir.  E. Mandel’in tartışması için bkz. Geç Kapitalizm, Çev.Candan Badem, Versus Yayınları.

(4)  Bu konudaki daha ayrıntılı bir tartışma ve betimleme için Freud’un Küçük Hans vakasına (Olgu Öyküleri I’in içinde) ve Cinsellik Üzerine Üç Deneme (Türkçeye Cinsellik Üzerine adıyla çevrilen kitabın içinde) adlı yapıtlarına bakınız.

KAYNAKLAR

- Barnard S, Fink B (eds.), 2002, The Reading Seminar XX, SUNY Press, NY

- Benhabib S, Butler J, Cornell D, Fraser N, 2008, Çatışan Feminizmler, çev. F.E. Sezer, Metis, İstanbul

- Brennan T (ed.), Between Feminism and Psychoanalysis, Routledge, London and NY

- Copjec J, 1994, Sex and the Euthanasia of Reason (in Read My Desire: Lacan Against Historicist), MIT Press, Cambridge and London

- Evans D, 2006, An Introductory Dictionary of Lacanian Psychoanalysis, Routledge, London and NY

- Flax J, 1990, Psychoanalysis, Feminism and Postmodernism in the Contemporary West, University of California Press, Berkeley, LA, Oxford

- Freud S, 2006, Cinsellik Üzerine, çev. E.Kapkın, Payel, İstanbul

- Freud S, 2001, Histeri Üzerine Çalışmalar, çev. E.Kapkın, Payel, İstanbul

- Freud S, 1998, Olgu Öyküleri I,II, çev. E.Kapkın, Payel, İstanbul

- Grozs E, 1990, Jacques Lacan: A Feminist Introduction, Routledge, London and NY

- Lacan J, 1999, On Feminine Sexuality: The Limits of Love and Knowledge, Book XX  Encore 1972-1973, translated by B.Fink, Norton, London and NY

- Mitchell J, Rose J, 1982, Jacques Lacan and the Ecole Freudienne, translated by J. Rose, Macmillan, London

- Salecl R (ed.), 2000, Sexuation, Duke University Press, Durham and London

- Sullivan ER, 2004, The Logic of Sexuation, SUNY Press, NY

- Wright E, 2002, Lacan ve Postfeminizm, çev. E.Kılıç, Everest, İstanbul

- Zizek S, 2007, How to Read Lacan,  Norton, London and NY

- Zizek S, 2005, The Metastases of Enjoyment: On Women and Causality, Verso, London and NY

 

 

 

 

En çok okunanlar

  • Hakan Kızıltan, Narsisizm ve Psikopatolojisi
  • Mahan Doğrusöz , Erotik Aşkın İmkansızlığı
  • Bella Habip-- "Baştan Çıkarma Kuramı" Etrafında Freud'un Yapıtındaki Dış Gerçeklik ve Toplumsallık
  • Allen Siegel ve Renee Siegel-- Kendilik Psikolojisi ve Saldırganlık
  • Ozgür Öğütcen, Zizek'i Neden Çok Seviyorum?
  • Murat Paker-İrfan Kuzu, Söyleşi: Psikolojik Açıdan Göç
  • D.W. Winnicott, Geçiş Nesneleri ve Geçiş Fenomenleri I
  • Ozden Terbaş, Joseph K'nın Direnci
  • F. Göver Sünerin, Anne ve Babanın Ruhsal Gerçekliğinin bir Yansıması: Çocuk Arzusu
  • M. D. Svrakic, Narsisistik Kendiliğin İşlevsel Dinamikleri
  • Mahan Doğrusöz, Türkiye'de Kadın Sorununa Duyarlı Terapinin İlkeleri Nelerdir?
  • D.W. Winnicott, Saldırganlık ve Duygusal Gelişimle İlişkisi
  • Ercan Kesal, Türkiye'de Şizofreni Derneklerinin Gelişim Süreci
  • Ayşe Özalkuş Şahin, Alzheimer Hasta Yakını Açısından Nesne Kaybı
  • Cemal Dindar, Türkçe Dil Beşiği
  • Donald Woods Winnicott, Psikozlar ve Çocuk Bakımı
  • Carol Mayhew--Kimlik Çözülmesi (Dissociation) Bozukluğunda Düzensiz Bağlanma Sorunu: Kendilik Psikol
  • D.W. Winnicott, Karşıaktarımda Nefret
  • Hakan Kızıltan, Lacan'ın Yaşamı ve Psikanalize Katkısı
  • Ozden Terbaş, Kendilik Psikolojisi Kuramına Göre Kendilik Bozuklukları: Bir Olgu Sunumu

Ender Herdurak Film Çalışmaları..

Image
 
"TRUMAN SHOW"
 
24 Mart 2010 Carsamba
20.45
Icgoru Psikoterapi Merkezi
 
Devamını oku...
 

Son Çıkanlar..

News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image
News image

Etkinlik Takvimi..

Şubat
OLGU/0-6 Yaş Çocuk Değerlendirme ve Aile Eğitimi Paket P...
Şubat 23, 2010 - Mart 24, 2010
Mart
PsiKe/ Fare Adam- Psikanaliz ve Psikopatoloji
Mart 15, 2010
IPD ve ICEPPD/ VII. Çocuk Psikanalizi Günleri: Okul Dönem...
Mart 19, 2010 - Mart 20, 2010
VII. Çocuk Psikanalizi Günleri
Mart 19, 2010 - Mart 20, 2010
3. Nöropsikiyatri Günleri
Mart 20, 2010 - Mart 21, 2010
Kognitif Terapi Kuram ve Uygulama
Mart 20, 2010
PsiKe/ Hanna Segal'de Yaratıcılık ve Simgesellik
Mart 20, 2010
PsiKe/ Yas ve Melankoli (1917), Manik Depresif Durumların...
Mart 22, 2010
PsiKe/ Vaka Çalışması- Psikanaliz ve Psikopatoloji
Mart 29, 2010
RPTD/ Klinikte Çocuk Çizimlerinin Kullanımı
Mart 30, 2010
Nisan
IPD/ Uluslararası Psikanaliz Birliği 100. Kuruluş Yıldönü...
Nisan 03, 2010
PsiKe/ Terapötik İşbirliği- Psikanaliz Ve Psikopatoloji
Nisan 05, 2010
PsiKe/ Bir Yanılsamanın Geleceği- Psikanaliz ve Sosyoloji
Nisan 12, 2010
16. Ulusal Psikoloji Kongresi
Nisan 16, 2010 - Nisan 18, 2010
Dr. Christine A. Padesky: Kognitif Davranışçı Terapi Eğit...
Nisan 17, 2010 - Nisan 18, 2010
PsiKe/ Totem ve Tabu, Musa ve Tek Tanrıcılık -Psikanaliz ...
Nisan 19, 2010
PsiKe/ Uygarlığın Huzursuzluğu- Psikanaliz ve Sosyoloji
Nisan 26, 2010
RPTD/ Ergenlikte Mazoşizm Sorunsalı
Nisan 27, 2010
Mayıs
PsiKe/ Vaka Çalışması- Psikanaliz ve Sosyoloji
Mayıs 25, 2010
RPTD/ Ruhsal Dünyanın İşleyişini Değerlendirmede Peri Mas...
Mayıs 25, 2010
PsiKe/Angela Mauss Hanke: Aşk Kaygısı ve Amazonlar
Mayıs 29, 2010
Haziran
17. Sosyal Psikiyatri Kongresi
Haziran 02, 2010 - Haziran 04, 2010
19. Anadolu Psikiyatri Günleri -önduyuru-
Haziran 16, 2010 - Haziran 18, 2010
Melanie Klein Trust Conference - 26 June 2010
Haziran 26, 2010
Temmuz
UMICH/ Summer Institute in Cultural Neuroscience
Temmuz 19, 2010 - Temmuz 29, 2010
Eylül
RPTD/ Bedensel bir Patoloji olarak FMF ve Ruhsal Örgütlenme
Eylül 28, 2010
Ekim
33. Uluslarası Kendilik Psikolojisi Kongresi
Ekim 21, 2010 - Ekim 23, 2010
RPTD/ Sınırda Bir Ergen ve Rorschach Testi
Ekim 26, 2010
Kasım
RPTD/ Çocukta Depresyon ve WÇZÖ-R (WISC-R)
Kasım 30, 2010
Aralık
RPTD/ Paranoya Vakasını Rorschach ile Yorumlama
Aralık 28, 2010
Takvim
Bütün hakları saklıdır. © icgoru.com, 2009