Psikiyatri ve Psikolojinin İdeolojik Kullanımına Dair İki DenemeCemal Dindar Bilim ve Ütopya, Temmuz –Eylül’2005
I - İdeolojik bir aygıt olarak genetik Hiç eğip bükmeden, gevelemeden şu soruyu sormalıyız: hayatın bedene bu denli şiddetle mahkum edildiği başka dönemler olmuş muydu? Toplumcu kurtuluş umutlarının toplumların genzine tıkıldığı dönemlerde, pornografinin, hedonist yaşamların çoğaldığı, arsızlaştığı ve handiyse örnek hayatlar haline getirildiği zamanlar biliyoruz. Buna özel yaşamlara yönelmiş röntgenci hazzı ve özel yaşamını sergilemeyle beslenen teşhirciliği de ekleyelim. Tüm hayatı, bedenle, yani yoksulluğu zeka düzeyiyle, mutluluğu beyindeki serotonin miktarıyla, inancı, aşkı, öfkeyi... genetik kod ile gerekçelendirmek ise dünyaya insafsızca kakılmış bir ideolojiye yeni donlar biçmektir. O ideoloji, Reagan-Theacher döneminden beri dünyada, Özal döneminden beri ülkemizde, dışında düşünmenin "gericilik-çağdışılık-dinozorluk" olarak damgalandığı bir ezber yarattı. Özal dönemi, bir de nedir? Bu ideolojinin, yerli distribütörlerinin yaratılma sürecidir. Toprak çok uygundu... İnsanlar o dönemden beri, yurtdışına gidiyorlar ve dönüyorlar... Yani, beyin göçü filan olmuyor artık. Beyin göçü olmuyor ama, giden beyinler göçürülüyor; gidiyorlar, başka bir beyinle dönüyorlar. Gittikleri, transplantasyona, beyin nakline tabi tutuldukları kurumların distribütörlük belgesini alıyorlar, geliyorlar ve bayilik açıyorlar. Neoliberalizm ile üfürülmüş olan her sözü Türkçe'ye tercüme eden bir yerli bayii var, artık. Kanım o ki, bize, Kemal Derviş örneğinde olduğu gibi, bu beyinleri, üretildikleri merkezlere geri iade etmek düşüyor. Kelimelerin, koka kola kutularından farkı yok... mitos değeri varmışçasına kutsanıyorlar ve işlevini yerine getirdikten sonra da teneke kutular olarak çöpe atılıyorlar. Bilgi çağı... teknoloji çağı... iletişim çağı... Yaşadığımız çağı tek bir nitelikle anacaksak, önerim Kirlenme çağı'dır... Dünyaya çöp sepeti muamelesi yapılmasının miladı Sanayi Devrimi'dir. Son üç yüz yılda dünya, binlerce yıllık insanlık tarihinden daha fazla kirletildi. Benim çocukluğumda kirlenmenin simgesi denizde yüzen karpuz kabuklarıydı ve sorumluluğu yoksulların üzerine atılırdı. Sonra pet şişelerle, zehirli atıklarla, atmosferi zedeleyen gazlarla.... tanıştık. Bunlarla birlikte düşünelim lütfen: dağcılık, malumunuz, "doğa sporu"dur. Doğa sporcusu dağcıların gözdelerinin başında Everest geliyor. Ve hatırlayalım, Everest bile bunların çöplerine isyanda... Zaman zaman gazetelerde, Batılı dağcıların Everest'e bıraktığı çöplerle ilgili haberler çıkıyor. Televizyonlar, reklamlar başladığında daha fazla bağırıyorlar, halının üzerinde oynayan çocuk sesin şiddetindeki değişiklikle oyundan kopup reklamın içine düşüyor ve televizyon reklamı, günde bilmem kaç kez vaaz ediyor: Kirlenmek güzeldir... kirlenmek güzeldir... Ruhbilimden biliyoruz ki, insan dışına nasıl davranırsa içine de öyle davranıyor. Biz, insan doğasına dair bu inceltilmiş gerçeği Türkçe'nin zenginliğinde sezmişiz zaten; aslan yattığı yerden belli olur demişiz. On yıldır psikiyatri mesleğinin içindeyim. On yıldır, ruhsal rahatsızlıkları biyolojik belirteçlerle açıklama çabası sürüp gidiyor. Şizofreninin, depresyonun, kaygının ve diğer ruhsal rahatsızlıkların ortaya çıkmasını belirleyen herhangi bir biyolojik-genetik belirtecin bulunduğuna, bunun sonucunda hastalıkların ortaya çıkmasının engellendiğine, tedavi stratejilerinin oluşturulduğuna dair kesinleşmiş bir keşif yok. Temel sorular ve çözümsüzlükler açısından psikiyatri on yıl önce nerede ise yine orada emekliyor. Bilgide niteliksel bir dönüşüm olmamasına rağmen, iktisadi olarak müthiş bir sıçrama yaşandı. Psikiyatrinin de tabi olduğu merkezi sinir sistemi ilaçları bölümü ilaç sektörünün en güçlü alanlarından biri haline geldi. Bir yandan yoksulluğun ruhsal rahatsızlıklarla ilgisi olmadığı, insanların yoksul oldukları için daha fazla ruhsal zorlanma yaşaönce nerede ise yine orada emekliyor. Bilgide niteliksel bir dönüşüm olmamasına rağmen, iktisadi olarak müthiş bir sıçrama yaşandı. Psikiyatrinin de tabi olduğu merkezi sinir sistemi ilaçları bölümü ilaç sektörünün en güçlü alanlarından biri haline geldi. Bir yandan yoksulluğun ruhsal rahatsızlıklarla ilgisi olmadığı, insanların yoksul oldukları için daha fazla ruhsal zorlanma yaşamayıp, ruhsal olarak "disorded-arızalı" oldukları için yoksullaştıkları ya da yoksul kaldıkları şeklindeki tüm zamanların en vicdansız tezlerinden birinin altı doldurulmaya çalışılırken, bir yandan da ruhsal rahatsızlıkların çözümü ilaca ve ilaç şirketlerine tabi kılındı ve halkların yokkapitalizmin yetiştirmesi kuşakların çiğneyip tükürüp attığı, ya da tutup kokuşturduğu nesnelerin çöp halini almasından ötede kavramak gereklidir. Pop-kültürün haplaştırılmış silikonlu ikonalarını tapınma araçlarına dönüştürmüş küresel vaaz, asıl dilde ve o dilin tutunduğu mitosta tahribat yapıyor. Eğer kavimlerle ilgili bir "kalıtım" araştırması yapılacak ise yozlaşmayı, DNA sarmallarında değil burada, dil-beşiğinde aramak gerekiyor. Küreselleşmeci vaazın önemli bir kaldıracı olan tarihin sonu tezine bir de buradan bakmalıyız. Batı uygarlığı denilen ve bugün halklar için bir kabusa dönüşen heyulayı, tüm insanlığın nihai ulaşacağı, tarihselci erek olarak koyarsanız, bu ereksel çizgiye karşı koyan ya da başka hedeflere doğru yürüyen her türlü insan macerasını kültürel gariplik olarak kodlarsınız, bir yandan da küreselleşmeci vaazı her türlü yerel distribütörle pompalarsınız olur biter... Anadolu gibi, macerası insanlık macerası ile bir olmuş topraklarda bu kültürel piçleştirmenin şiddetle uygulamaya sokulması rastlantı değildir. Burada da yine diyalektiğin akıl dolu dersiyle karşı karşıyayız; bir yanda ruhsallık ile ilgili sorunların genel olarak kültürden ve iktisattan bağımsızlığı ileri sürülürken, bunun tamamlayıcısı olarak, memleketin en köklü gazetelerinden birinde vaşington temsilcisi bildiriyor: Anadolu'da baskın gen Türk geni değil... İyi de bayram değil seyran değil... eniştem beni niye öptü...!
II - Zeka testlerinin temel işlevi Denklem basittir ve bilinmeyenli değildir; eğer insanların biyolojik özelliklerine bakarak ve etnik kökenlerini referans alarak biyolojik-psikolojik yetiler konusunda kıyaslamalar yapıyorsanız, ırkçılık yapıyorsunuzdur. Yani, örneğin, şu iki hipotez iki farklı aklın sorusudur. Almanya, II. Savaş'tan sonra önemli göç aldı. Göç eden insanlar, içine doğdukları sosyokültürel ortamları, destek düzeneklerini terk eylediler ve hiç aşina olmadıkları bir dilin, başka bir kültürel ortamın içine girdiler. Bu süreç Türk göçmenleri ruhsal olarak nasıl etkilemiştir? Bu uyum süreci nasıl gerçekleşmiştir? Bu soruların yanıtını arayan çalışmalar yapıldı ve kimse çalışmayı yürütenlere ırkçılık yapıyorsunuz demedi. Niye? Çünkü soru, hayatın içinde, yeni koşullarca üretilmiş ve insanları dışlayan, ayrımcılık yapan bir soru değil, onların acılarını, dertlerini anlamaya çalışan ve buna göre derman olanaklarını da aralayan bir soruydu. Peki, bu soruyu üreten toplumsal ortama ait şöyle bir soruyu, bir zihnin merak etmesi hangi dertle veya dermanla ilgilidir; Türk çocukları ile Alman çocukların zeka düzeyleri birbirleriyle kıyaslandığında nasıldır? |

