• Anasayfa
  • Etkinlik Takvimi
  • Film Çalışmaları
  • Çalışanlarımız
  • İletişim
  • Makaleler
  • Kitaplar
  • Dergiler
  • Filmler
  • Bağlantılar
Anasayfa arrow Makaleler arrow Allen Siegel-- Kendilik Psikolojisinden bir Bakış

ZAMAN, ORTAK YARATILAN ALAN VE PSİKANALİZDE YORUMLAMA SÜRECİ:

KENDİLİK PSİKOLOJİSİNDEN BİR BAKIŞ

Allen Siegel

Bugün burada olmak benim için bir şeref. Çalışmalarımı sunmam için beni davet etmenize teşekkür ederim. Konferansın teması, “Psikanalizde Zaman: Zaman ve Psikanaliz”, insanı düşünmeye teşvik ediyor. Program komitesini, yaratıcılığa böyle bir çağrı yaptığı için tebrik ediyorum. Bu toplantıya en fazla katkıyı, kendi özel ilgi alanım olan bakış açısından konuşarak yapabileceğime karar verdim: Kohut’un kendilik psikolojisi.

Zamanla ilgili temel tezim, Freud’un şu önemli fikrine dayanıyor: Bize benzersiz bir terapötik olanak sağlayan şey, bilinçdışında zamanın varlığı değil, yokluğudur. Buna ilave olarak, Türkiye’de kendilik psikolojisi perspektifi nispeten yeni olduğu için, kendilik psikolojisinin bazı temel fikirlerinin altını çizeceğim. Tartışmam sırasında, Kohut’un kendilik psikolojisinin, bilinçdışının içeriğini kavrayışıyla diğerlerinden farkını; aynı zamanda da zamansız, dinamik bir bilinçdışında uyuyan unsurları canlandırmaya yönelik yorumlama süreciyle sağlanan analitik tedavi düşüncesi anlamında, diğer psikanalitik kuramlarla benzerliğini gösterebilmeyi umuyorum.

Görevimi yerine getirmek için, öncelikle, hem yorumlama sürecinin bütün psikanalitik kuramlarda ortak olan unsurlarını gözden geçireceğim hem de zaman ve yorumlama süreci arasında varolan benzersiz ilişkiye değineceğim. Bunun ardından, hastalarımdan birinin analizinden bir seans sunacağım; sonra da Kohut’un kendilik psikolojisinin, kendilik psikolojisi perspektifinden yürütülmüş bu analizde tekrar harekete geçirilmiş, zaman dışı bir meseleye ışık tutan unsurlarını tartışacağım. Son olarak, geniş anlamda zaman ve kendilik arasındaki ilişkiyi tartışacağım.

Zaman, çağlar boyunca, birçok düşünürün ilgisini çekmiş bir konudur. Eski Yunan’da, çocuklarını yiyen tanrı Cronos mitiyle, kaçınılmaz yıkımın kaynağı olarak zaman anlayışı ifade bulur. M.S. 354’te doğan Aziz Augustine, insan deneyiminin bir yönü olarak zaman hakkında şöyle yazmıştır:

“Seninle ölçerim zamanı zihnim… Şeyler olurken, sende bir iz bırakırlar… Ölçtüğüm bu izdir. Ondandır ki bu, zamanın ta kendisidir; değilse de hiç ölçmüyorumdur zamanı.” (“İtiraflar” [11.14])

Shakespeare “Size Nasıl Geliyorsa”da, psikolog bakışını sanatçı kalemiyle birleştirip bize insan zamanının kısa ama keskin bir tasvirini sunar. Şöyle yazar:

Daha bir saat önce saat dokuzdu

Bir saat sonraysa on bir olacak ve işte böyle, bizler de,

Saatten saate olgunlaşıyor, olgunlaşıyor,

Saatten saate çürüyor, çürüyoruz,

Bu hikâye de böyle sürüp gidiyor.

(Çev.: Bülent Bozkurt)

Psikanalistler olarak biz de zaman meselesiyle uğraştık. Freud, bilinçdışı deneyimde zamanın yokluğunu kavramsallaştırmadaki olağanüstü becerisiyle zaman ve psişe arasında varolduğunu düşündüğü ilişkiyi şöyle ifade etti:

“Sistem bilinçdışının süreçleri zamansızdır; yani zaman sırasına dizilmemişlerdir, zamanın geçmesiyle değişmezler; zamana hiçbir göndermeleri yoktur. Zamana gönderme de sistem bilincinin işleyişiyle sınırlıdır.” “Bilinçdışı” (SE 14, 1915, s. 187).

Başta da öne sürdüğüm gibi, bilinçdışının zamansız doğası benzersiz bir terapötik olanak yaratır. Biliçdışının zamansızlığı, Shakespeare’in “hikâye” olarak adlandırdığı unutulmuş ya da bilinmeyen unsurların, terapötik olarak, şimdi yaşanıyormuş gibi hayata döndürülmesini mümkün kılar. Örneğin hepimiz klinik deneyimimizde, yarım kalmış yas tepkisinden muzdarip bir hastanın karşısında oturmuş, zamanla acılarıyla temas ettikçe, yas yaşantısının, kayıplarını daha dün yaşamışlar gibi taze olduğunu görmüşüzdür. Bu, şu anda yaşanıyormuş hissi, tam da bilinçdışında zaman, geçmiş duygusu olmadığı için mümkündür.

Biz analistler, kökenleri uzak geçmişte olan, uyuyan bilinçdışı meselelerin bugünde canlandırılmasını teşvik eden yorum sürecini kullandığımızda, bilinçdışının zamansızlık özelliğini terapötik bir avantaja çevirmiş oluruz. Yorum süreci, geçmişi bugüne böyle bağlayarak, bütün insan çabasında benzersiz bir yer işgal eder; çünkü bir benzetmeyle anlatırsak geçmişi bugünün üzerine katlayarak, ardışık zamanı kendi üzerine büker.

Yorum süreci kendi başına ilginç bir konudur ve birkaç dakika üzerinde durulmayı hak ediyor. Freud’un “analizleri”, başlarda, ancak parkta bir dolaşma kadar zaman alıyordu. Zamanla Freud, analiz için gereken zamanı altı ay ile bir yıl arasına uzattı. Baştaki bu kısa analiz süresi, Freud’un nevroz ve tedavisi kuramındaki belirli bir özelliği yansıtıyordu. Freud’un nevroz kuramı, Sistem Bilinçdışı’nda gömülü, zararlı dürtü türevlerinin, psişik dengenin bozulmasının temel sebebi oldukları fikrine dayanıyordu. Freud’un tedavi yöntemi, bu bilinçdışı unsurları bilinçli hale getirmek, sonuçta da egonun güçlerinin bunları tutmasını, bunlara hakim olmasını ve bunları kontrol etmesini sağlamaktı. Erken psikanalitik çağda yorumlar, savunmaları ortadan kaldırıp bilinçdışının içeriğini farkındalığa çıkarmaya yönelik, sözel varlıklardı. Bu erken çerçevede, bilinçdışındakini bilinçli hale getirmek temelde bilişsel bir çabaydı. Freud’un kuramına göre, bastırma kuvvetleri bir kez ortadan kaldırılınca, hakimiyet çabucak bunu takip edecekti. Bu, Freud’un, analizin uzun bir işlem olmayacağı varsayımını açıklıyor. Ancak uygulamada, analizler gittikçe daha uzun sürüyordu. Zaman içinde psikanalizin kapsamı, bilinçdışı dürtü türevlerinin yarattığı çatışmadan muzdarip olanlar kadar, gelişimsel duraklamaların etkilerinden muzdarip olanları da içine alacak şekilde genişledi.

Tedavinin kapsamı genişledikçe, psikanalitik kuram ve teknik, gelişimsel duraklama durumlarının yeniden ortaya çıkmasını sağlayacak bir yönde evrildi. Bu hareketin sonucunda psikanaliz, tedaviyi bilgide bulan bilişsel bir deneyimden, tedaviyi arkaik duygulanımların canlandırılmasında bulan bir deneyime dönüştü. Eskiden yorumlar, hedeflerini vurarak, bilinçdışı unsurları farkındalığa çıkartmak için tasarlanmış, analitik dehanın eşsiz okları olarak görülürken, belirli bir süreye yayılan ve mikro-evrelerden oluşan bir sürecin içindeki karmaşık unsurlar olarak görülmeye başlandılar.

Yorumlama sürecinin ilk mikro-evresi anlama evresidir. Sürecin anlama evresinde analist, hastanın o ana dair duygulanımsal yaşantısıyla ilgili kendi empatik anlayışını hastaya iletir. Bir süre anlayışını ifade ettikten ve hastanın belirli bir duygulanımının tarihsel kökenleriyle ilgili bilgi veren ipuçlarının incelikli karmaşasını kavradıktan sonra, analist, yorumlama sürecine ikinci bir unsuru, açıklama evresini katabilir. Bu açıklama evresi, önceden sadece o andaki duygulanımsal yaşantıyı sözelleştirmek ve anlamaktan ibaret olan duruma, genetik bir bileşen ekler. Açıklama evresinde analist, o anda yaşanan duygulanımı tarihsel bir çerçeveye oturtarak, ifade edilen duygulanım durumuna dair anlayışı derinleştirir. Açıklama evresi, o andaki duygusal durumu, hayatın erken safhalarında önemli ötekilerle girilen, çoğunlukla acı veren ya da yıkıcı ilk etkileşimlerin çerçevesine oturtur. Genetik bileşen yoruma eklenirken dikkatli olunmalıdır, çünkü hasta bunu almaya hazır değilse analistin can sıkıcı duygulanımlarından uzak durmaya çalışması olarak deneyimleyebilir. Bu nedenle çok travmatize olmuş bazı kişilerin tedavisinde, anlama evresi uzatılabilir.

Analist ve hastanın, kendi aktarım tepkileriyle, sürekli ötekinin bilincinde ya da bilinçdışındaki öğelere tepki verdiklerini kabul etmeden, yorumlama sürecinden söz edilemez. Bu etkileşim, zamanla hem analitik eylemin yeri hem de yorumlama sürecinin gittikçe artan ifadelerinin üzerine kurulduğu önemli bir veri kaynağı haline gelen, analitik alanı yaratır.

Günümüzün, birlikte yaratılan bir analitik alanı düşünen analisti, Freud’un zamanının analistinden farklıdır. Freud’un zamanının, hatta daha sonraki yılların analisti, nesnenin gözleyen tarafından etkilenmeden, sözde saf durumda araştırılabileceği varsayımına dayanan, günün hakim bilimsel görüşünü izliyordu. Bu görüşün temel varsayımı, “temiz” bir modele bağlılığın, kirlenmemiş gerçeğin keşfini sağlayacağıydı. Bu pozitivist model tıp bilimine yıllarca hakim oldu ve tıp eğitimi almış birçok analist, kirlenmemiş alan idealini analitik çalışmalarına taşıdılar. Felsefe, bilim ve bilim felsefesindeki güncel gelişmeler, bize araştıranın konusunu etkilemesinin kaçınılmaz olduğunu ve özellikle de psikanalizde, sözde steril bir alanın yaratılmasının mümkün olmadığını öğretti. Kişi bu fikri kavrayıp klinik duruma uyguladığında, pratiği asla eskisi gibi kalamaz.

Freud’un pozitivist analitik bakış açısı, analist-araştırmacının analitik sahnenin üzerinde ve dışında durduğu ve sadece hastanın çağrışımlarını dinleyerek gözlemler yaptığı bir tutumu varsayar. Bu bakış açısından Freud’un analitik görevi, gözlemlenen çağrışımsal örüntüleri, kuramsal konfigürasyonlara göre ifade etmek ve bu formülasyonları hastaya sağaltıcı yorumlar olarak sunmaktı.

Günümüz analisti, birlikte yaratılan analitik alanın sonuçlarının farkında olarak, değişik bir klinik bakış açısını benimser. Tabii ki günümüzün analisti de hastanın çağrışımlarını izler. Ama bunun yanında, iki kişiliğin kesişmesiyle biçimlenen, ortak yaratılan alana da çok dikkat eder. Ortak yaratılan analitik alan, kişinin içsel yaşantısının oynandığı sahne haline gelir. Analitik ikilinin yaşadığı deneyim yorumlama sürecine bilgi sağlar ve deneyimin canlılığı hem hastayı hem de analisti, o anda aralarında canlanan hikâyenin, ilk yazılmış hikâyenin aslına sadık bir yansıması olduğuna ikna eder.

Önceden belirttiğim gibi, yorumlama süreci ile zaman arasında özel bir ilişki vardır. Yorumlama süreci sayesinde, zaman adeta kendi üzerine katlanır. Bu, uykuda bekleyen bilinçdışı geçmiş, bugünkü aktarım deneyiminde hayata dönünce gerçekleşir. Yorumlama süreciyle zamanın kendi üzerine katlanması, kuramsal yönelim ne olursa olsun, bütün başarılı analizler için geçerlidir. Kendilik psikolojisi bu açıdan, dürtü-savunma psikolojisinden, nesne ilişkileri kuramından ya da herhangi başka bir analitik kuramdan farklı değildir. Bu aynılık, kendilik psikolojisi dahil bütün analitik kuramlar, dinamik bilinçdışının insan duygu, düşünce ve davranışı üzerindeki etkisini savundukları için mümkündür. Analiz sırasında, arkaik bilinçdışının unsurları canlanır. Bütün analitik kuramlar zihnin bilinçdışı bir parçası olduğunu iddia ettikleri için, birçoğunuzun, şu ana kadar anlattıklarımla inandığınız kuramlar arasında benzerlikler bulduğundan eminim. Kohut’un kendilik psikolojisi ile diğer analitik kuramlar arasındaki temel fark, Kohut’un “bilinçdışının içeriği” kavramındadır.

Kohut’un bilinçdışının içeriğine dair fikirleri ile kendilikle ilgili düşünceleri girift bir biçimde birbirine geçer. Bu nedenle, bir kendilik psikoloğunun analizde canlanan zamansız bilinçdışı meseleleri kavrayışını gösterebilmek için, kendi pratiğimden bir analiz seansını sunacağım. Daha sonra, Kohut’un bilinçdışının içeriği kavramını daha geniş olarak ele alacağım.

Şüphesiz birçoğunuz biraz sonra duyacaklarınızın dinamik formülasyonunu, dinlemenizi yönlendiren dürtü-savunma kuramlarına uygun olarak yapacaksınız. Size sunacağım seansta, hastamı oidipal arzu ve kaygılarından korumaya yönelik bir savunma yapısı olarak algılayabileceğiniz bir yüceltme duyacaksınız. Bu kuramsal perspektiften, bu adamı süperegonun azarlamasıyla tedaviye getiren içsel dehşeti de duyabilirsiniz. Bu seansta olup bitenle ilgili benim formülasyonum farklı ve bunun üzerinde seans materyalini sunduktan sonra duracağım.

KLİNİK SUNUM

KİMLİK: Tom 60 yaşında bir yönetici. Kendisini haftada üç kez, divan ve serbest çağrışımdan yararlandığım analizde görüyorum.

ANA YAKINMA: Tom, hayatını bir hapishanede geçirmiş olduğu hissinden yakınarak tedaviye geldi. Yıllar boyunca değişik patronları tarafından azarlanmaktan o kadar korkmuştu ki kendisini, yaptığı iş ne olursa olsun, mükemmel olmaya çalışarak koruyordu. Bunun sonucunda, güvende olmak için zihni sürekli işini nasıl en iyi biçimde yapabileceğine dair düşüncelerle meşguldü. Bu düşüncelerin amacı, mükemmeliyetten ziyade güvenlikti. Patronlarının işle ilgili ihtiyaçları konusunda sürekli endişeliydi ve taleplerini önceden tahmin etmekte uzmanlaşmıştı. Bu kahramanca çabaların sonucunda Tom mükemmel bir çalışandı, yaptıklarının karşılığını alıyordu, ancak işi feci şekilde zihnini tüketmişti ve hayatının geri kalanını da etkiliyordu.

İşin komik tarafı, Tom uluslararası bir şirkette önemli bir yönetici ve bütün dünyada iş yapıyor. Altında çalışan binlerce insandan sorumlu, ama yüksek düzeyine rağmen, korkulan azarı işiteceğine dair ölümcül bir dehşetle yaşıyor. Yüksek grafiğine, başarısına ve mükemmelliğine rağmen, Tom arka planda kalma eğiliminde. Karmaşık iş toplantıları organize ediyor, başkaları için konuşmalar yazıyor, ama yaptıklarının karşılığı olan takdiri üstlenmeyerek gölgede saklanıyor. Tom tedaviye geldi; çünkü kafasının sürekli meşgul olması ve korkusu ona hayatının çoğunu boşa harcadığını hissettiriyordu.

ÇOCUKLUK ÖYKÜSÜ: Tom kendisini çok iyi bir çocuk olarak tanımlıyor. Akıllı, iyi bir öğrenci, uslu ve terbiyeli Tom, bunlara rağmen aşırı zayıf ve pasif babasını küçümsüyordu. Tom’a göre babası kendisini hiçbir zaman ifade edememiş ve hiçbir konuda açık ve kesin bir laf edememişti. Babasıyla ilgili hiçbir olumlu deneyim hatırlamıyordu.

Tom’un annesi Tom 15 yaşındayken öldürülmüştü. Aile gelirine katkıda bulunmak için fazla bir odayı kiraladıkları pansiyoner tarafından öldürülmüştü. Adamın mahkemede anlattığı hikâyeye göre, Tom’un annesi, odasında, içinde çıplak kadın resimleri olan bazı dergiler bulmuş, Tom’un üzerinde kötü bir etkisi olacağından korkarak onu fena halde azarlamış ve evi hemen terk etmesini istemişti. Öfke içinde gitmiş, ama sonra geri dönerek onu çorabıyla boğmuştu.

Tom annesini seviyordu ve onunla ilgili sadece harika anıları vardı. Hoş neşesini hatırlıyordu ve onunla ilgili hiçbir olumsuz şey hatırlamıyordu. Ama bir perde-anısı vardı. Tom dört beş yaşlarındayken annesinin kendisini yıkadığını hatırlıyor. Neşeli olduğunu ve neşesinin coşkuya dönüştüğünü hatırlıyor. Annesi onu sakinleştirmeye çalışmış ama başaramamış. Tom gittikçe daha çok heyecanlanmış ve annesi ona durmasını, yoksa gideceğini söylemiş. Tom kendini tutamamış, annesi de evden çıkmış. Tom küvetten dışarı tırmandığını ve annesine gitmemesi için bağırdığını hatırlıyor, ama o zaten gitmiş. Nihayet annesi dönene kadar, verandada durup ağlamış.

Seans

Arkaplan: Bir önceki seansta Tom üzgündü. İşte patronu John’la ve evde karısı Mary’le hissetmeye başlamış olduğu güç buharlaşmış gibiydi. Birdenbire kendini kötü hissetmeye başlamıştı. Tesadüfen biz de Tom’un katılmak zorunda olduğu bazı iş toplantıları yüzünden, neredeyse bir haftadır görüşememiştik. (Bu bana anında Tom’un duygusal olarak orada olmayan babasını ve yüceltilen bir nesneyle olduğunda kişinin yaşadığı telafiyi çağrıştırdı.)

Tom: Kız kardeşimden, hatırladığı bazı anılarla ilgili bir e-mail aldım. Biri babamla etrafta yaptığı bir yürüyüşle ilgiliydi ve bu yetişkinliğinde de aklından çıkmamıştı. Ben babamla hiç böyle bir şey yaşamadım. SESSİZLİK Bu beni endişelendiriyor. Buraya gelmek. Buna bağımlı olmamalıyım. Bitecek. Bende buraya gelmemi gerektiren bir şey var. Her şey buna nasıl baktığına bağlı. SESSİZLİK Yakın zamanda gazetede çıkan kitap incelemesini düşünüyorum. Kohut’un biyografisiyle ilgiliydi. Kohut’un psikanaliz üzerindeki etkisi önemliydi. Burada, Enstitü’nün bekleme odasında, duvarlarda Freud’un bir sürü resmi var. Kohut’un etkisi bunu değiştirmemiş. Freud’un etkisini yıkmadıysa ne kadar etkili olmuş olabilir? Neden onun resmi yok?

Allen: Var. Köşeyi dönünce. Bazıları yeni kahramanlara yer açmakta zorlanıyor. Ama bana duyduğun özel ihtiyaç yüzünden kötü hissetmenle Freud ve Kohut hakkındaki düşüncen arasındaki bağlantı neydi?

Tom: İki şey var. 1. Konuyu değiştirmenin bir yolu. Böylece zor şeylerden bahsetmem gerekmiyor. 2. Seninle ilgili hem kişisel hem de entelektüel bir merakım var. Daha kişisel olanı, “Sen kimsin? Nerede oturursun? Sen neye inanıyorsun?” Kitabını yazdın. Bu senin hakkında soru sormanın bir yolu. DURAKLAMA Önceki de burada olmanın benim için önemli olduğunu fark etmek beni huzursuz ediyor. Burada olmak beni sakinleştiriyor. Olayları bir çerçeveye oturtmama yardımcı oluyor. Perşembe günkü seansı kaçırdım ve gelmek için Çarşamba’dan Salı’ya kadar beklemek zorunda kaldım. Beklemek beni etkiliyor. Biraz şaşaladım. Bunun doğru olduğuna eminim. Tersi hep oluyor. Seni gördüğüm zaman daha güçlü oluyorum ve dışarıda olup bitenlerle baş etmek konusunda daha güvenliyim. Gelmediğim zaman, başıma iş açmam daha muhtemel. Daha güvensizim. Ama bunu anlamıyorum. Bu beni huzursuz ediyor. Bir şeyleri kendim halledebilmeliyim. DURAKLAMA Kendi başımayım. Yardıma ihtiyacım olmamalı. Yardıma ihtiyaç duymak beni zayıflatıyor. Bunlar dönüp dolaşıp “Senin bu işte rolün ne?” sorusuna geliyor. Çalışmamızın başında senden bir şey istemiyordum. Sadece ben vardım. Hatta çalışmamızın bundan önceki zamanlarında, bendeki yoğun yalnızlık hissinden bahsetmiştin. “Kendi başına” demiştin. Her zaman kendi başıma yapmam gerektiğini hissettim. Okulda ne öğretmenlerimden ne de arkadaşlarımdan yardım isterdim. İşte de öyle. Kimseden istemem. Kendim yapıveririm. Bunun için, seninle konuşmanın benim için önemli olduğunu fark etmek beni endişelendiriyor. Ya bunsuz yapamazsam? Hayat boyu buna ihtiyacım mı olacak? Neden kendim yapamıyorum? Çarşamba’dan Salı’ya. Yardıma ihtiyacım var. Zayıf olmalıyım.

Allen: Çarşamba’dan Salı’ya kadar yokluğumda hissettiğin, çocukken yaşadıklarının bir enstantanesi. Gücünü ödünç alabileceğin ve böylece kendini güçlü hissedebileceğin, senin için orada olan güçlü bir babanın yokluğuydu yaşadığın. Yardım isteyebileceğin kimse yoktu, sadece sen vardın ve yalnızlığında zorunluluk olan şeyi meziyet haline getirdin.

Güçlü bir adamın gücüne ihtiyaç duymak bir çocuk için sağlıklıdır. Ama kimse senin için orada olmayınca, bu ihtiyacı bir kenara itmekten başka seçeneğin yoktu. Bu ihtiyacı ömür boyu taşıdın ve şimdi, ikimizin arasında, bu canlandı –tam da olması gerektiği gibi-. Ama şimdi benim gücüme ihtiyaç duyduğunda, utanç da duyuyorsun.

Tom: Yüzü kızarıyor ve sessiz gözyaşları yanaklarından süzülüyor.

Ne zaman babamdan konuşsak kederleniyorum. Çok kederleniyorum. Bir babam olmasını ne kadar istediğimi düşünüyorum. Gözümün önüne bir resim geliyor: Küçük bir oğlan, babasının elinden tutmuş dolaşıyorlar, gurur duyuyor. Ağlıyor Bu hiç olmadı. SESSİZLİK Belki seninle konuşmak istediğim için utanıyorum. Bu beni küçük bir oğlan yapıyor, bir yetişkin değil. Ben çocuk değilim. SESSİZLİK Ben çocuklarıma nasıl bir baba oldum, merak ediyorum. Sanırım fena değildim.

Allen: Bu önemli bir düşünce, ama bu seni küçük düşüren duygulardan, baban olmamı istemenden, elimi tutmak ve benimle gurur duymak istemenden uzaklaştırıyor.

Tom: Eh, --- bu doğru. Bu beni endişelendiriyor. Kohut hakkında bir kitap yazdın. Neden onun resmi orada yok? Bunu yaptığın için gurur duyuyorum.

Allen: Takdir edilmemizi isterdin.

Tom: Evet. Şu öteki kitap hoşuma gitmiyor (Strozier). Onun yayınlanmış olması hoşuma gitmiyor.

Allen: Çünkü?

Tom: Sana gölge düşürüyor. Başkası onun hakkında yazdı. Senin tek olmanı istiyorum. Dünyanın Kohut olmasını istiyorum, Freud değil. (Söylediğinin sonuçlarını fark ederek) Ama nasıl babam olabilirsin ki? Ben senden büyüğüm.

Allen: İçerdeki çocuk zamandan bağımsız.

Tom: Ondan hiç kurtulabilecek miyim?

Allen: Büyüyecek, evet.

Tom: Sen önemli birisin. Bu hoşuma gidiyor.

 ANALİTİK MATERYALİN ÖZETİ

Bu materyal hakkında, kendilik psikolojisi perspektifinden söylenebilecek çok şey var. Geriye kalan kısa sürede, bu analizde canlanan iki aktarımdan söz edeceğim. Bu seansta bu aktarımlardan yalnız biri görülebiliyor. İlk aktarım bu materyalde görülmüyor, ancak başka zamanlarda mevcuttu. Bu Tom’un, benim sevgimi kaybetmemek için, tabir caizse iyi analitik hasta olma ve bana iyi materyal sağlama ihtiyacı hissettiği aktarım. Bu yineleyici, travmatik aktarımın kökeni Tom’un talepkâr, azarlama eğilimi gösteren annesi. Bu aktarımın, Tom’un işteki dehşetinin kaynağı olduğuna inanıyorum.

Diğer aktarım şu anda ön planda ve bu seansta da açıkça görülüyor. Bu aktarım Tom’un birincil, savunmacı olmayan, yüceltebileceği ve onunla kaynaşabileceği bir nesneyi bilinçdışı arayışının ifadesi. Çalışmamızın başlarında Tom babasına beceriksizliği ve güçsüzlüğü yüzünden çok öfkeliydi. Bu hışım zamanla yerini altta yatan kedere ve hayatında hiçbir zaman böyle yüceltebileceği bir nesneye sahip olamamış olmanın yasına bıraktı. Bu seansta harekete geçen ve gösterilen aktarımın açığa vurduğu şey, Tom’un tümgüçlü bir nesneyle kaynaşmaya dair çocukluk arzusu ve aynı anda, bir yetişkin olarak, bu çocukluk ihtiyacı ve arzusundan duyduğu utanç.

KOHUT’UN KENDİLİK PSİKOLOJİSİ

1. KENDİLİĞİN ÇIKARSAMALARI

Söylemiş olduğum gibi, benim bu tedavide ortaya çıkan meselelerle ilgili düşüncelerim, Kohut’un kendilik psikolojisine dayanıyor. Tartışmayı derinleştirmek için, kendiliği Kohut’un anladığı biçimde ele almalıyım. Ama bu, Kohut kendiliği tanımlamaktan kaçındığı için, zor bir iş. Böyle yaptı, çünkü bütün psikanalitik kavramlar gibi kendilik de doğrudan bilinemez, ancak çıkarsanabilir. Kendilik gözlemlenemez, ancak kendiliğin tezahürleri gözlemlenebilir. Kohut’un bu konuda yazdıkları ikna edici:

“İzninizle … güncel çalışmamın, bazılarına ciddi bir eksiklik gibi görünebilecek bir yönüne değineyim. Araştırmam kendilik psikolojisiyle ilgili yüzlerce sayfa içeriyor – ancak hiçbir yerinde kendilik terimine esnek olmayan bir anlam atfetmiyor, kendiliğin özünün nasıl tanımlanması gerektiğini açıklamıyor. Ama bunu pişmanlık ya da utanç duymadan itiraf ediyorum. Kendilik, kendilik psikolojisinin çerçevesinde, terimin dar anlamı düşünülse de geniş anlamı düşünülse de özünde bilinemez. İçebakış ya da empatiyle kendiliğin kendisinin içine giremeyiz; bize sadece onun tezahürleri açıktır. Kendiliğin doğasının kesin bir tanımını talep etmek, “kendilik”in soyut bir bilime ait bir kavram değil, ampirik verilerden ulaşılmış bir genelleme olduğu gerçeğini göz ardı etmek demektir. İçsel deneyimlerin yapısını adım adım belirlememizi sağlayacak veriyi toplayabiliriz, kendiliği oluşturan öğeleri gösterebiliriz  ve onların kaynağını açıklayabiliriz. Farklı kendilik tiplerini ayırt edebiliriz. Bunların hepsini yapabiliriz, ama yine de tezahürlerinden ayrı olarak kendiliğin özünü bilemeyiz.” Kendiliğin Onarımı [Restoration of the Self, (1977), s. ??]

Yine de yakın meslektaşları için yazdığı ve sonradan Paul Ornstein’in Kendiliği Arayış [Search for the Self, (1990)] kitabında yayınlanan denemesinde Kohut, yazılarına dağılmış olarak bulunabilecek bazı kendilik tanımlarına işaret etti. Kohut’a göre kendilik iki düzeyde ele alınabilirdi. Bu düzeylerden birini “dar anlamda kendilik”, diğerini “geniş anlamda kendilik” olarak adlandırdı.

2. NARSİSİZMİN BİÇİMLERİ

Kohut kendilikten ilk defa 1966 tarihli, “Narsisizmin Biçimleri ve Dönüşümleri” (“Forms and Transformations of Narcissism”) başlıklı makalesinde söz etti. Bu makalede Kohut, o zaman için yeni olan bir fikrin, narsisizmin kendi gelişim hattı olduğu fikrinin taslağını çizdi. Kohut’un, narsisizmin kendi olgunlaşma sürecini izlediği düşüncesi, Freud’un, gelişim sırasında birincil narsisizmin zamanla nesne aşkı uğruna terk edildiği düşüncesinden farklıydı.

Freud’un nesne-libido gelişim hattının, birincil narsisizmden hareketle homoseksüel ve heteroseksüel aşamalardan geçip nesne aşkında sonuçlandığını hatırlamamız gerekiyor. Kohut, narsisizmin nesne aşkı uğruna terk edileceği yolundaki gelişim idealinin, aslında Batı ahlakçılığının bir ifadesi olduğunu ve analitik kurama sızdığını ileri sürdü. Nesne aşkının – ya da özgeciliğin – narsisizme – ya da benciliğe – tercih edilmesinin, aslında Batı dinine içrek olan ahlakçılığın ifadesi olduğunu hissediyordu. Bu düşünme biçimi psikoloji değil, ilahiyattı.

Kohut narsisizmin gelişim hattını, Freud’un nesne-libido hattına bir ilave olarak düşünüyordu.

3. DAR ANLAMDA KENDİLİK

Kohut’un kavramlaştırması da Freud gibi, birincil narsisizm noktasından başlıyordu. Ama Kohut’un narsisizm kavramlaştırması, nesne aşkına dönüşeceğine, iki değişik hatta çatallanan bir gelişim süreci izliyordu. İki hattın da kaynağı, bebeğin kırılmaya uğramış bir ilk, kusursuz mutluluk halini, fantezi yoluyla yeniden canlandırma çabasıydı. İki hatta çatallanmanın nedeni, bebeğin kırılmış, kusursuz mutluluk halini onarmak için, sadece iki seçeneğinin olmasıdır. Olası seçeneklerden biri “dışardaki” dünyayla uğraşır, diğeri “içerdeki” ile. Dışardaki dünyayla ilgili olarak Kohut, kırılma yaşayan bebeğin bağlanmak için mükemmel bir öteki aradığını ve bu birleşme sayesinde kırılan bütünlük ve sonsuz mutluluk hissini yeniden kurduğunu öne sürer. Bu, yüceltmeci narsisizm hattını oluşturur.

Yüceltmeci narsisizm hattı, başlangıcında, bilinçdışı bir yüceltilebilir nesne ihtiyacı ve arayışından hareket eder, bazı ara durumlardan geçer, son noktası olarak da yol gösteren ideallerin oluşturulmasına ulaşır. Kısaca, deneyime yakın bir dille ifade edilirse gelişimsel hareket, bebeğin müthiş, yüceltilmiş bir bakıcı tarafından kollarından tutulup yukarı kaldırılması deneyiminden, bu yüceltilen özelliklerin içselleştirilmesine ve sonuçta, kişinin kendisine hayat boyu rehberlik eden idealler tarafından yükseltilmiş hissetme deneyimine doğrudur. Bu tanımlama, şipşak çizilmiş bir eskizdir. Sürecin daha kapsamlı bir betimlemesi ve açıklaması için, Kohut’un 1966 tarihli makalesini, “Kendiliğin Analizi” [“Analysis of the Self” (1971)] monografını ve benim kitabım, “Heinz Kohut ve Kendiliğin Psikolojisi”ni [“Heinz Kohut and the Psychology of the Self” (1996)] okumanızı öneririm.

Eğer çocuk, Tom’da olduğu gibi, yüceltebileceği bir nesneden mahrum kalırsa kişiliğinin yüceltme alanındaki gelişimi durur. Bu nesnenin yasını tutar ve tümgüçlü bir nesne bulmaya yönelik sonsuz bir arayışla başbaşa kalır. Daha önce de belirttiğim gibi, fantezisi kurulan bu tümgüçlü nesneyi arayış, bir savunma olmak zorunda değildir. Karşılanmamış, devam eden narsisistik bir ihtiyacın ifadesi de olabilir.

Bu şemadaki çatallanmış narsisizme geri dönersek diğer gelişim hattı bebeğin iç dünyasıyla ilgilidir. İç dünyasında bebek kendisinin mükemmel olduğu fantezisini taşır ve bu da açılan-teşhirci bir narsisizm hattı doğurur. Kohut bunu daha sonra büyüklenmeci kendilik olarak adlandırmıştır. Kendiliğin bu hattında, çocuğun büyüklenmeciliği ki bunu en açık şekliyle kendi başına her şeyi yapabileceğini iddia eden iki yaşındaki çocukta görürüz, ebeveynlerin uygun tepkileriyle ve çocuğun açılmasına katılmalarıyla dönüşüme uğrar. Narsisizmin bu hattındaki gelişmenin son noktası, kişinin kendisiyle sağlıklı bir biçimde gurur duyması, başarılarıyla gurur duyması ve sonuçta hoş bir amaçlılık hissidir. Narsisizmin bu hattı da Kohut’un makalesinde, kitabında ve benim kitabımda derinlemesine anlatılıyor.

Yüceltilmiş bir nesnenin bilinçdışı fantezisi ve onu arayış, artı bilinçdışı tümgüçlülük fantezisi, kişinin yetenek ve becerileriyle birleşerek, Kohut’un “dar anlamda kendilik”ini oluşturur.

Kohut’a göre, narsisizmin bu bilinçdışı, arkaik biçimleri, bilinçdışında yapılar ya da bilinçdışı konfigürasyonlar halinde korunurlar ve bilinçdışının güdüleyici içeriğini oluştururlar. Yetişkinlikte, sağlıklı kendiliğin gücünü onlar belirler. Gelişimleri durmuşsa kişiyi yardım arayışıyla tedaviye getiren, kendiliğin zayıflamış yönlerinden onlar sorumludur. Öyleyse, Kohut’un kendilik psikolojisi perspektifinden, analitik tedavi sırasında tekrar harekete geçirilen ve narsisistik aktarımda ifade bulan bilinçdışı unsurlar, bu arkaik narsisizm biçimleridir. Zamanla ilişkili olarak, bu bilinçdışı, arkaik narsisistik yapılar, geçmişin bugün üzerine katlanan gelişememiş unsurlarıdır.

Çocukluktaki bakıcılarla yaşanan, kırılma yaratan etkileşimlerden kaynaklanan, yineleyici travmatik aktarımlar da narsisistik aktarımlara eklenirler ve ortak yaratılan analitik sahnede oynanırlar. Örneğin, söylediğim gibi, travmatik aktarım Tom’un annesiyle deneyiminin bir dışavurumudur ve patronlarıyla ve bazen de benimle aktarımda ifade bulmuştur.

Gördüğünüz gibi, Kohut’la Freud arasındaki temel farklardan biri, Freud’un, bilinçdışının içeriğinin doğuştan verili olanların türevi olduğu düşüncesinde yatar. Freud için çevrenin, neyin gelişeceğiyle pek ilgisi yoktur. Kohut’un farklı düşüncesi, çocukla çevresinin büyük bir etkileşim içinde oldukları ve birbirlerini derinden etkiledikleri fikrine dayanır.

4. GENİŞ ANLAMDA KENDİLİK

Kohut’un “geniş anlamda kendilik” kavramıyla bağlantılı olarak zamandan söz etmek daha kolay. Kohut için “geniş anlamda kendilik”, “ben” deneyimidir. “Ben” deneyiminin önemli bir bölümü, kendiliğin zaman içinde sürekliliği hissine bağlıdır. Süreklilik hissi, kişinin bedeninde, zihninde, etrafında ve hatta kişiliğinde olan değişikliklere rağmen, yıllar boyunca kendisini aynı kişi olarak hissetmesidir. Bu fiziksel ve hatta duygusal değişimlere rağmen, hâlâ, Kohut’tan alıntılıyorum, “gerçekliğin, bize zorla zamanın sınırlarını, değişimi ve nihai ölümlülüğü kabul ettiren çerçevesinde, bunlara tahammül eden bir aynılık hissi” varlığını sürdürür. (Restoration of the Self, ss. 180-181).

Birçoğunuza tanıdık geleceğinden emin olduğum bir örnek verebilmek için, kendimden bahsedeceğim. Çok yakın zamanda, 60. doğum günümde, fiziksel ve duygusal varoluşumdaki değişimlere rağmen taşıdığım aynılık hissini keşfettim. O zamanki duygularım şunlardı: “Bu nasıl olmuş olabilir? Sayılar doğru. Hesap doğru. Dizlerim bana sayının doğru olduğunu söylüyor, ağaran sakalım bana sayının doğru olduğunu söylüyor, ama kendime dair hissim bunun olamayacağını söylüyor. Bu nasıl oldu? Altmış, yaşlı kabul edilir, ama ben yaşlı hissetmiyorum. Aslında, 26 yaşımdakinden pek de farklı hissetmiyorum; hatta bazı yönlerden, 16 yaşımdakinden bile.” Zamanın yıllar boyunca hareketine rağmen temelde hissettiğimiz aynılık, kendiliğin içindeki süreklilik hissidir.

Son olarak, zamanın kaçınılmaz akışıyla ilişkili olarak kendilikten söz edeceğim. Muhtemelen “geniş anlamda kendilik”e karşı en ciddi psikolojik meydan okuma, kendiliğin geçiciliği meselesiyle ortaya çıkar. Bu meydan okumayla yüzleşmek, kendiliğin en büyük psikolojik başarısıdır. Meydan okumanın özü, tabii ki, Cronos’un bizi tükettiğini, zamanın geçtiğini ve ölümün kaçınılmaz olduğunu bilmek ve bunu ağırbaşlılıkla ve inkâr etmeden kabullenmektir. Kendi ölümlülüğünü kabul edebilme kapasitesi, kendiliğin en büyük gelişimsel başarısıdır. Kişinin ölümlülüğünü sükûnet ve zarafetle kabullenmesini mümkün kılan psikolojik başarının temelinde, değişim geçirmese tümgüçlülük fantezilerini ve büyüklenmeyi doğuran, aynı açılmacı-teşhirci narsisizmin biçim değiştirmesi yatar. Öte yandan, narsisizmin bu arkaik biçiminin olgunlaşması, kişinin, zamanın akışıyla gelen nihai çaresizliği rahatça kabul etmesini sağlar.

ÖZET

Zaman konusu, zaman ötesi bir araştırma nesnesi olagelmiştir. Her ne kadar psikanalistlerin zaman ve psişe hakkında söyleyecek birçok şeyi varsa da muhtemelen en ilginç ve klinik anlamda en işe yarar gözlem, Freud’un, bilinçdışı zihinde zaman hissi bulunmadığı fikridir. Bilinçdışının bu zamansızlık özelliği, geçmişle bugünü terapötik olarak birleştirerek, çok eski duygusal durumların terapötik olarak hayata döndürülmesini mümkün kılar. Bütün analitik kuramlar bilinçdışı olgusunu kabul etse de bilinçdışının içeriği konusundaki fikirleri farklılık gösterir. Kohut’un kendilik psikolojisi ile yönlendirilen bir analizde neler duyulabileceğinin bir taslağını çizdim. Umarım merakınızı uyandırabilmiş ve belki bazılarınızı da bu fikirleri daha derinlemesine incelemek yönünde uyarabilmişimdir. Teşekkür ederim.

 

Ender Herdurak Film Çalışmaları..

Image
 
"TRUMAN SHOW"
 
24 Mart 2010 Carsamba
20.45
Icgoru Psikoterapi Merkezi
 
Devamını oku...
 

Etkinlik Takvimi..

Şubat
OLGU/0-6 Yaş Çocuk Değerlendirme ve Aile Eğitimi Paket P...
Şubat 23, 2010 - Mart 24, 2010
Mart
PsiKe/ Fare Adam- Psikanaliz ve Psikopatoloji
Mart 15, 2010
IPD ve ICEPPD/ VII. Çocuk Psikanalizi Günleri: Okul Dönem...
Mart 19, 2010 - Mart 20, 2010
VII. Çocuk Psikanalizi Günleri
Mart 19, 2010 - Mart 20, 2010
3. Nöropsikiyatri Günleri
Mart 20, 2010 - Mart 21, 2010
Kognitif Terapi Kuram ve Uygulama
Mart 20, 2010
PsiKe/ Hanna Segal'de Yaratıcılık ve Simgesellik
Mart 20, 2010
PsiKe/ Yas ve Melankoli (1917), Manik Depresif Durumların...
Mart 22, 2010
PsiKe/ Vaka Çalışması- Psikanaliz ve Psikopatoloji
Mart 29, 2010
RPTD/ Klinikte Çocuk Çizimlerinin Kullanımı
Mart 30, 2010
Nisan
IPD/ Uluslararası Psikanaliz Birliği 100. Kuruluş Yıldönü...
Nisan 03, 2010
PsiKe/ Terapötik İşbirliği- Psikanaliz Ve Psikopatoloji
Nisan 05, 2010
PsiKe/ Bir Yanılsamanın Geleceği- Psikanaliz ve Sosyoloji
Nisan 12, 2010
16. Ulusal Psikoloji Kongresi
Nisan 16, 2010 - Nisan 18, 2010
Dr. Christine A. Padesky: Kognitif Davranışçı Terapi Eğit...
Nisan 17, 2010 - Nisan 18, 2010
PsiKe/ Totem ve Tabu, Musa ve Tek Tanrıcılık -Psikanaliz ...
Nisan 19, 2010
PsiKe/ Uygarlığın Huzursuzluğu- Psikanaliz ve Sosyoloji
Nisan 26, 2010
RPTD/ Ergenlikte Mazoşizm Sorunsalı
Nisan 27, 2010
Mayıs
PsiKe/ Vaka Çalışması- Psikanaliz ve Sosyoloji
Mayıs 25, 2010
RPTD/ Ruhsal Dünyanın İşleyişini Değerlendirmede Peri Mas...
Mayıs 25, 2010
PsiKe/Angela Mauss Hanke: Aşk Kaygısı ve Amazonlar
Mayıs 29, 2010
Haziran
17. Sosyal Psikiyatri Kongresi
Haziran 02, 2010 - Haziran 04, 2010
19. Anadolu Psikiyatri Günleri -önduyuru-
Haziran 16, 2010 - Haziran 18, 2010
Melanie Klein Trust Conference - 26 June 2010
Haziran 26, 2010
Temmuz
UMICH/ Summer Institute in Cultural Neuroscience
Temmuz 19, 2010 - Temmuz 29, 2010
Eylül
RPTD/ Bedensel bir Patoloji olarak FMF ve Ruhsal Örgütlenme
Eylül 28, 2010
Ekim
33. Uluslarası Kendilik Psikolojisi Kongresi
Ekim 21, 2010 - Ekim 23, 2010
RPTD/ Sınırda Bir Ergen ve Rorschach Testi
Ekim 26, 2010
Kasım
RPTD/ Çocukta Depresyon ve WÇZÖ-R (WISC-R)
Kasım 30, 2010
Aralık
RPTD/ Paranoya Vakasını Rorschach ile Yorumlama
Aralık 28, 2010
Takvim
Bütün hakları saklıdır. © icgoru.com, 2009