• Anasayfa
  • Etkinlik Takvimi
  • Film Çalışmaları
  • Çalışanlarımız
  • İletişim
  • Makaleler
  • Kitaplar
  • Dergiler
  • Filmler
  • Bağlantılar
Anasayfa arrow Makaleler arrow Ozgür Öğütcen, Zizek'i Neden Çok Seviyorum?

Zizek'i Neden Çok Seviyorum?

Özgür Öğütcen

 

Gerçek hem ulaşılmazdır, hem de yaşamın her parçasını sindirdiği için her yerdedir ve kaçınılmazdır.

Bugün bu paradoksa giriş yapacağız: Gerçeğin Paradokslarına! Bir taraftan her yerde olup –sanki topuğumuza yapışmış ve bizi hiç bırakmayan kurtulunmaz bir miras gibi-, bir taraftanda ulaşılmaz olmak nasıl mümkün olmaktadır? Lacan’ın düşüncesinin geç döneminin temel örgütleyicisi olan Gerçek böyledir; hatta bir totoloji kullanırsak `Gerçek, Gerçek olduğu için böyledir`. Bu ikili hareketinde kendi travmatik özünü ortaya koyar...

2000 yılı Freud’un Rüyaların Yorumu kitabının yayınlanışının 100. yıldönümüydü; bu tarih aynı zamanda muzaffer bir edayla, beyin bilimlerindeki yeni gelişmelere dayanarak, psikanalizin yeniden ölümünün ilan edildiği bir yıldı. “Bu, bilim-öncesi gizemcilikten gizli anlamları aşıran, yarı dinsel rüya okuyucularının uydurmaları ortadan yok oluyordu”. Freud kadar bütün fikirlerinde yanılmış birisini bulmak çok zor diyorlardı: Ha unutmadan bir de Marx var! Ama bu iddialar fazla iddialı olduğu için rahatsız da edici. Freud, Kopernik ve Darwin’le birlikte insanlığın narsisistik hastalıklarını adlandıran üç kişiden biridir: Kopernik, Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğünü bularak Dünya’nın evrenin merkezinde olduğu İmgesel anlayışı sonlandırmıştır. Darwin, insanın ortaya çıkmasındaki kör evrimi göstererek bizi diğer yaşayanlar arasında bir yerlere yerleştirmiştir. Son olarak Freud’da baskın rolü bilinçdışına vererek fiziksel yapımıza tam olarak hakim olmadığımızı ortaya koymuştur. Son zamanlardaki bulgularda beynimizin bir makine gibi işlediğini göstererek aslında özneye dair alanı iyice küçültmüşlerdir. Özgürlük ise sadece bir kullanıcı yanılsaması gibi durmaktadır.

Bugün gerçekten psikanalizin işi bitmiş midir? Birbiriyle ilişkili üç düzeyde öyle gibi görünmektedir: (1) bilimsel bilgiye göre, insan zihninin kognitivist-nörobiyolojik modeli Freudyen modele baskın çıkmış görünmektedir, (2) psikiyatri kliniğinde, psikanalitik tedavi ilaçlar ve bilişsel-davranışçı terapiler karşısında hızla pozisyonunu kaybetmektedir, (3) toplumsal bağlamda, günümüzün baskın hedonist yasakçılığı bireyin cinsel dürtülerini daha fazla geçerli bir kaynak saymayacak gibi görünmektedir.

Ne yazık ki bu erken bir cenaze töreni diyor Zizek. Zizek, bütün bu ‘kanıt’lara rağmen Freud’un zamanının esas şimdi geldiğini düşünmektedir. Lacan’ın bakış açısından, ‘Freud’a dönüş’ olarak adlandırdığı şekilde, baktığımızda Freud’un temel içgörülerinin en nihayetinde doğru bir yola girdiğini görürüz. Lacan bu dönüşü Freud ne dediyse ona dönmek olarak anlamamıştır, bu Freudian devrimin kalbinde kendisininde hep kaçtığı bir şey vardır.

Lacan bu ‘apres coup’ Freud’a dönüş hareketine bütün psikanalitik literatürün linguistik bir okumasını yaparak işe başlamıştır: bu en iyi herkesin bildiği istisnai formülasyon “Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır” ile kuşatılabilir. Yaygın bilinçdışı algısı, buranın bilinçli bene karşıtlık oluşturan irrasyonel dürtülerin alanı olduğudur. Lacan için böylesi bir bilinçdışı tanımı Romantik Lebensphilosophie’ye aittir ve Freud için hiçbir şey ifade etmez. Freudyen bilinçdışı bir skandala neden olmaktadır çünkü rasyonel kendiliğin karanlık irrasyonel itkilere karşı ikincil olduğunu iddia etmektedir ama bilinçdışının kendisinin bir grameri ve mantığı olduğunuda göstermektedir aynı zamanda: bilinçdışı konuşur ve düşünür. Bilinçdışı ego tarafından ehlileştirilen vahşi dürtülerin koruyucusu değildir, ama buradan travmatik hakikat konuşmaktadır. Orada Freud’un mottosunun Lacancı versiyonu yer alır: (Bir zamanlar) Onun olduğu yerde, Ben olmaktayım : ‘Ego idi fethetmek zorundadır’ değil, bilinçdışı dürtülerin mekanı, ama ‘Gerçeğimin bulunduğu yere yaklaşmak zorundayım’dır. ‘Orada’ beni ne bekliyorsa bu kendimi onunla tanımlamak zorunda olduğum derin bir Gerçek değildir; ama bu onunla birlikte yaşamayı öğrenmem gereken tahammül edilemez bir gerçektir.

Lacan’ın fikirleri anayol psikanalitik okulların düşüncelerinden ve bizzat Freud’un kendisinden nasıl ayrılabilir ? Diğer okullarla birlikte değerlendirdiğimizde göze çarpan ilk şey Lacan’ın teorisinin felsefi doğasıdır. Lacan için psikanaliz -en radikal anlamıyla- ruhsal sorunları çözmede kullanılan bir kuram ve teknik değildir, daha çok insan varoluşunun en kökensel özellikleriyle bireyleri yüzleştiren bir kuram ve tekniktir. Ona göre psikanaliz bireyin toplumsal gerçekliğin gereksinimlerine uyum sağlaması için bir yol değildir; bunun yerine psikanalizi ilk elde, ‘gerçeklik’in nasıl kurulduğunu açıklayan bir disiplin olarak görmektedir. Bu sadece o kişi –kadın veya erkek- hakkındaki bastırılmış hakikati kabul eden insan varlığını anlamamıza imkan vermez; bu insan gerçekliğinde gerçeğin nasıl ortaya çıktığını anlamamıza da olanak sağlar. Lacan’ın bakış açısına göre nöroz, psikoz ve sapıklıklar gibi patolojik yapılanmaların gerçekliğe yönelen köktenci felsefi girişimlere sahip olduğunu belirtmeliyiz. Takıntı nevrozundan yakındığım zaman, bu ‘hastalık’ gerçeklikle olan bütün ilişkime rengini verecektir ve kişiliğimin bütün yapısını tanımlayacaktır. Diğer psikanalitik yaklaşımlara Lacan’ın temel eleştirisi onların klinik yönelimine ilişkindir: Lacan’a göre psikanalitik tedavinin amacı hastanın iyi hissetmesini, başarılı bir sosyal yaşamı olmasını vs. sağlamak değildir; bunun yerine hastayı kendi arzusunun temel koordinatlarıyla ve çıkmazlarıyla yüzleştirmektir.

Freud’la ilgili, ilk bakışta göze çarpan ilk şey Lacan’ın kullandığı ‘Freud’a dönüş’ temasının psikanaliz alanının dışından gelmesidir: Freud’un gizli hazinelerinin kilidini açmak için, Lacan karmaşık bir kuramsal yolculuğa çıkmıştır: Ferdinand de Saussure’ün linguistiğinden başlayarak, Claude Levi-Strauss’un yapısal antropolojisinin içinden geçip, matematiksel sayı kuramından Platon, Kant, Hegel ve Heidegger’e uzanan bir yoldur bu. Lacan’ın temel kavramlarının çoğunun Freud’un kendi kuramında karşılıkları yoktur: Freud hiç bir zaman İmgesel, Simgesel ve Gerçek’ten bahsetmemiştir; asla simgesel düzen olarak ‘Büyük Öteki’ hakkında konuşmamıştır; onun ‘ego/ben’ dediğine Lacan ‘özne’ demektedir. Lacan diğer disiplinlerden ithal ettiği bu kavramlardan, Freud’da örtük olarak zaten bulunanlar arasında bir ayrımın aracı olarak yararlanmaktadır. Örneğin, eğer psikanaliz bir ‘konuşma tedavisi’ ise, eğer patolojik sorunları sadece kelimelerle tedavi edebiliyorsa, belirli bir konuşma tasarımıyla ilişkide olmak zorundadır. Freud’un farkına varmadığı, Lacan’ın tezinde konuşma onun kuram ve pratiğini etkilemiştir ve bunu sadece Saussurean dilbilimine atıfla, konuşma kuramıyla ve tanımanın Hegelyan diyalektiği ile geliştirebiliriz.

Freudcu devrimin tam olarak neleri kapsadığına dair farkındalığımızı canlandırmak için, zaman zaman temellere, yani en “çocuksu”, en basit sorulara dönmekte fayda var. Örneğin psikanaliz, geleneksel Doğabilimleri ve Tinbilimleri, yani nedensel belirlenimcilik ve yorumbilgisi çifti karşısında nerede durmaktadır? Psikanaliz psişik belirlenimciliğin en radikal versiyonundan mı ibarettir; Freud bir “zihin biyoloğu”mudur; zihnin kendisinin bilinçdışı belirlenimciliğin oyuncağı olduğunu, buna bağlı olarak zihnin özgürlüğününde bir yanılsama sayılacağını mı ifşa etmektedir? Yoksa tam tersine, psikanaliz, salt fizyolojik (gibi görünen) bedensel rahatsızlıklar söz konusu olduğunda bile, yine de bir anlam diyalektiğiyle, öznenin kendisi ve Öteki’si ile kurduğu çarpıtılmış ilişkiyle karşı karşıya olduğumuzu göstererek anlam analizi için yeni alan açan bir “derin yorumbilgisi”midir? Belirtilmesi gereken ilk şey, bu ikiliğin Freud’un kurduğu teorik yapının kendisine de metapsikolojik dürtüler teorisi (oral, anal ve fallik) kılığına bürünerek yansıdığıdır; söz konusu teori hem “mekanizmalar”, “enerji” ve “aşamalar” gibi fizikalist-biyolojist metaforlara, hem de bütünüyle anlam alanı içinde kalan yorumlara (rüyaların, şakaların, gündelik hayatın psikopatolojisinin, semptomların yorumlarına) dayanır.

Lacan’ın ‘Freud’a dönüşü’ psikanalize analitik tedavinin uçsuz bucaksız sonuçlarında da yeni bir kuramsal çerçeve sağlamaktadır. İhtilaf, krizler, hatta skandallar Lacan’a bütün kariyeri boyunca eşlik etmiştir. Sadece 1953’te IPA ile bağlarını kesmeye zorlanmasında değil, aynı zamanda onun kışkırtıcı fikirleri Marksistlerden feministlere çoğu düşünürüde rahatsız etmiştir. Bununla birlikte Batı akademiyasında Lacan genellikle bir tür postmodernist ya da yapıbozumcu olarak bilinmektedir. Bütün yaşamı boyunca Lacan’ın adına pek çok şey iliştirilmiştir: fenomenolojist, Hegelci, Heideggerci, yapısalcı, postyapısalcı vs. Bunda şaşırılacak bir şey yok onun öğrettiklerinin en belli başlı özelliği başından beri sürekli bir kendini yargılamadır çünkü.

Lacan doymak bilmez bir kitap kurdu ve yorumcusuydu; onun için psikanalizin kendisi bir tür sözel (hastanın konuşması) ve yazılı metinleri okuma yöntemiydi. Lacan’ı okumanın iyi bir yolu onun diğerlerini okuduğu gibi diğerlerinin metinlerini Lacan ile birlikte okumaktır.

Gerçeği anlamaya giden kısa bir yol yoktur. O yüzden sizlerden varolduğu düşünülen gerçekliğe “yamuk bakma”nızı istiyoruz. Bu ilk bakışta şekilsiz hatta korkutucu görünen ‘anomorfotik’ suret farklı bir açıdan bakıldığında kendini daha açık bir şekilde gösterecektir.

Bugün ben daha çok Zizek’in Lacan’ı Hegel’le birlikte okumasına ilişkin bir şeyler söyleyeceğim ve gerçekle büyük Öteki’ye kısa bir giriş yapacağım. Aynı alışkanlıkla Lacan, Sade’ı Kant’la birlikte okumuştu ve bu geleneğin devamında Zizek, Lacan’ı Hegel’le, Lacan’ı Hitchcock’la, yine Lacan’ı Stephen King’le beraber okumaktadır. Bu bir anlamda yüce olarak görülene belirli bir düşünsel şiddet uygulamayı içermektedir. Örneklerin seçiminde Zizek’in izlediği yöntem, öncelikle kendi felsefi-psikanalitik-politik projesinin paralelinde, kendi Lacancı anlayışını Avrupa’nın klasik felsefe geleneğine özgün bir şekilde bağlamayı amaçlamaktadır. Lacan’ın böylesi doğrudan bir amacı olduğunu söylemek güç olsa da, yapılan yorumlarda onunda Hegelyan rasyonalist metafizikle alakasına değinilmektedir. Zizek, Lacan’ın Freud’a yaptığı şeyi izleyerek temellük ettiği kavramları bazen şaşırtıcı şekilde ters çevirerek, bazen bir popüler kültür ürününe bağlayarak, bazen de doğrudan doğruya tahrif ederek ilerlemektedir. Bunun Lacancı psikanalitik kuramdaki adı “apres coup”dur. Lacan çok ayrıksı bir Freud okurudur, hiç kuşkusuz Zizek’te çok ayrıksı bir Lacan okurudur. Bu sözü geçen apres coup kavramı, geçmişin içinde temellendiği, yuvalandığı bir şimdiden bahseder: temel olarak analiz sürecinde de hasta basitçe geçmişini anlatmaz ama şimdiden tekrar tekrar bakarak farklı öznellikler kurar. Bu da apres coup bir harekettir. Başka bir şekilde söylemek gerekirse Lacan doğrudan doğruya bir Freud ardılı değildir, ama Freud’un en iyi ardıllarından biridirde aynı zamanda. Zizek’te doğrudan doğruya sade bir Lacanyen değildir, aynı zamanda kişi olarak Lacan’ıda içerden yaran bu öznelliğin eleştirmenidir. Hatta Zizek, bu Freud-Lacan hattını günü geçtiği için bir kenara bırakarak doğrudan Hegel’e dönerek klasik Avrupa idealizmine kendi anlamlandırma süreci içinde bir bağ kurmaktadır.

Bizim buradaki konumumuzda başkasının metninin içinden konuşmaya güzel bir örnek oluşturuyor. Ve ne yazık ki ve ne iyi ki: “Tu t’y es mis un peu tard.” (Bu ifade JL, ‘The agency of the letter in the unconscious or reason since Freud’, 1957’nin sonunda yer almaktadır). Hepimiz işe koyulmakta geç kaldık. Bu fikri hemen sahiplenmeliyiz: Hiçbirimiz somut bir analitik-felsefi geleneğin doğrudan parçası değiliz ama görüyoruz ki özneye böyle bir hareketin parçası olmakta, hiçbir şey sağlamıyor. Bir taraftan psikanaliz gibi; kendi kuralları, ritüelleri, öncüleri ve çırakları olan katı bir şekilde örgütlenmiş bir disiplin içinde yer almak kendi imgeselliğiyle büyülenmek gibi bir tehlikeye sahiptir. Belki de en iyi şekilde Oğuz Atay’ın romanlarında –özellikle Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar’da- ortaya çıkan takıntılı imgesellik arayışı buna bir örnek oluşturabilir: yazarın en son cevabı ise ‘hayır bir şey değil’ olmaktadır bu romanlarda.

Lacan’da ve Zizek’te izleri kolayca takip edilebilen bu radikal ontolojik boşluk Freud’da tipik olarak varolan nesneye tamlık, açıklık ve yapısal bütünlük atfeden anlayışla bir karşıtlık oluşturmaktadır. Doğa durumlarından kaynaklanan algılarla bezeli duyumlar Lacan’a göre bir yanılsama dünyasıdır; İmgesel’in alanıdır. Bu olsa olsa insanın kendisine dair tamlık-bütünlük fantazilerinin oluşturduğu bir boşluğun telafi edebileceğini gösterebilir daha fazlasını değil. Hegel burada nerde durmaktadır? Lacan, ona “teleolojik” tavrından, özneye olduğundan fazlasını bahşetmesinden ve kapalı Teorik sisteminden dolayı eleştirilerde bulunurken, Zizek bunların bir kısmını geri alarak dönüştürür; yani bir tür diyalektik işlem uygulayarak Hegel’i Lacancı teorinin başlıca dayanağı haline getirir.

Zizek gerçek parçalarının sanat yapıtlarının –sinemada, romanda, resimde vs- ve popüler kültür ürünlerinin –tv dizilerinin, bilgisayar oyunlarının, çoksatan romanların vs- içinde dağınık halde bulunduğundan bahsederken bu düzeyleri birbirine eklemleyen şey olarakta gerçekten bahseder. Kuşkusuz bu gösteren düzeyinde işleyen ve her an dağılmaya hazır bir anlam ağıdır. Aynı zamanda imkansız keyfin –jouissance’ın- alanındayızdır. Jouissance, Lacan’ın özellikle diğer dillere çevrilmeden kalmasını istediği kavramlardan biridir. Sonraki seminerlerde bu kavrama tekrar dönmek üzere onu bir kenara bırakalım ve Hegel-Lacan ilişkisine devam edelim...

Lacan’a göre insan varlığıyla ve konuşmasıyla ilgili gündelik olgular şunlardır: birbirlerine hitap ederler ve söyledikleriyle birbirlerini etkilerler; aynı anda hem kastettiklerini hem kastetmediklerini söylerler; ne elde ederlerse hep daha fazlasını ya da değişiğini isterler; ve herhangi bir anda ne istediklerinin ancak bir bölümünün bilinçli olarak farkındadırlar. Bu bakımdan psikanaliz sıradan şeylerin –arzunun taşıyıcısı olan sözün, doğrudan konuşulabilir olan arzularla konuşulamaz olan arzular arasındaki bağlantıların, konuşmacıların karşılıklı olarak birbirlerini ...belirlemeleriyle... etkilemeleriyle ilgili bir disiplindir.

Özne, öteki, yabancılaşma gibi terimlerin açık ve anlaşılır hale gelmesinde Lacan’ın Hegel’e bir borcu daha ortaya çıkar. “Yansıma” süreci olarak adlandırılan, Hegelci tartışmayı tanımlayan değişim ve geri dönüş hareketidir bu. Yansıma üç aşamada açıklanır: Bir varlık ilkönce kendi dış görünüşünde ortaya çıkar (positing reflection). Daha sonra bu görünüşünün yansımasında, mesela özne gibi ona dışsal olan bir şey tarafından, örneğin bir nesne olarak kaydedilir (dışsal yansıma). Üçüncü aşama, önceki ikisinin birleşmesiyle ve özne ve nesnenin birbirlerini yansıttıklarının, her birinin kendi içinde koyutlandığı ve dışsallaştıklarını tanımalarıyla gerçekleşir (belirleyen yansıma). Bu kavram seti öznenin ve öznelerarası iletişimin bir kalıbını sunmaktadır. Bu sürecin psikanalitik bir örneği karşılıklı tanınmanın bir işlevi olarak Lacan’ın öznellik tanımı tarafından verilir. Ben kendimi, öteki tarafından tanınmış olmanın bir sonucu olarak konumlandırırım, bu arada beni tanıyan öteki de aynı şeyi yapmak durumundadır, çünkü o da zaten benim tarafımdan tanınmıştır. Lacan’ın sık sık tekrarlanan sözlerinden biri olan “her arzu, Ötekinin arzusudur” aynı zamanda, söz konusu arzunun, hem benim Öteki için duyduğum, hem de Öteki içinde benim ya da başka bir şey için doğan arzu olmasındaki yansımanın bir örneğidir. “Belirleyen yansıma”nın yansıtıcı hareketi, Lacan’ın tanımladığı başka bir fenomeni, “Kişinin kendi mesajını tersine çevrilmiş biçimde alması” olarak sapkınlığı yaratır. Örneğin, “Sen benim kadınımsın” dediğim zaman bunun iletişim içinde ifade edeceği şey senin farkında olmadan kendini, benim kadınım olarak tanıdığım kişi olarak tanımandır. Sanki bana “Sana senin kadının olarak tanınabilecek kişi benim, çünkü sen bana benim erkeğim olarak tanınmaktasın” der gibi, farkında olmadan benim mesajımı bana tersine çevrilmiş bir biçimde geri gönderirsin. Ya da bir koca, karısının çok kötü bir eş, berbat bir anne, güçsüz bir kişilik olduğundan bahsettiğinde kendi kimliğinin radikal desteği olarak “güçsüz bir kadın ol ki ben kendimi sürdürebileyim ve bir işe yaradığımı zannedeyim” mesajını geri almaktadır (Kay 2006).

Öznelerarası iletişim olanaklı mıdır? Özneler doğrudan birbirlerine konuşabilirler mi? Meksika pembe dizilerinde çekimler çılgınca bir hıza sahiptir (her gün için 25 dakikalık bir bölüm) ve oyuncuların senaryodaki rollerini ezberlemelerine olanak yoktur; hepsinin kulaklarında ne yapacaklarını söyleyen bir alıcı vardır (Şimdi tokat at, sonra gidip ondan nefret ettiğini söyleyerek ona sarıl!...) Burada olup bitenler, yaygın algılamaya uygun olarak, bize Lacan’ın bahsettiği “Büyük Öteki”nin ne olduğu hakkında bir izlenim sağlamaktadır. Simgesel düzen, toplumun yazılı olmayan yapısı, her konuşan varlığın ikinci doğasıdır: burada yaptıklarım yönlendirilir ve kontrol edilir; burası içinde yüzdüğüm denizdir, ama nihai olarak içine asla giremem –Asla önüme koyamam ve yakalayamam (Zizek 2007). Eğer biz dilin özneleriysek, aynı kuklalar gibi konuşan ve etkileşen, konuşmamız ve hareketlerimiz isimsiz her-yerde olan bazı aracılar tarafından dikte edilmektedir. Lacan için bütün bunların anlamı biz insan bireylerinin sadece epifenomenler olduğumuz, kendimize ait gücü olmayan gölgeler olduğumuz, otonom özgür kişiler olarak kendilik algımızın bir tür kullanıcı hatası olduğu, sahnenin arkasındaki ipleri tutan Büyük Öteki’nin elinde bir tür araç olduğumuz anlamına mı gelmektedir?

Bununla birlikte büyük Öteki’nin çoğu özelliğini bu basitleştirilmiş düşünceyle birlikte kaybederiz. Lacan için insan varlığının gerçekliği üç karmaşık düzeyden oluşmaktadır: Simgesel, İmgesel ve Gerçek.

Büyük Öteki simgesel düzeyde işgörmektedir. Peki simgesel düzen nelerden oluşmaktadır? Konuştuğumuzda (hatta dinlediğimizde) sadece asla ötekilerle etkileşmeyiz; konuşma etkinliğimiz, karmaşık ağların kurallarını ve başka türde varsayımları kabulümüze, ve onlara teslim olmamız üzerine oturur. En başta farkında olmadan ve kendiliğinden öğrendiğim gramer kuralları vardır: eğer zihnimde her an bu kurallara bilinçli olarak başvursam bir süre sonra konuşmam darmadağın olurdu. Sonra paylaşılan arkaplanda kabul ettiğim ve konuştuğum diğerini anlamak için konuşmada kabul edilen aynı yaşam-sözcükleri vardır. Derin bir bölünmeyle bu belirgin kuralları takip ederim: bu kurallara (ve anlamlara) farkında olmadan uyarım, alışkanlığın dışında, ama eğer düşünürsem bunların en azından kısmen farkına varabilirim (örneğin bilinçdışı yasakların).

Bu simgesel alan kendimi ölçebileceğim bir mihenk taşı gibi davranır. Ötelerden beni izleyen ‘Tanrı’, ve bütün öbür bireyleri, veya beni içeren Neden (Özgürlük, Komünizm, Millet) ve hayatımı vermeye hazır olduğum bu şeyler niye büyük Öteki gibi tek bir failde kişiselleştirilebilir veya somutlaştırılabilir. Konuşuyorken asla sadece diğer küçük ötekilerle etkileşen ‘küçük öteki’ (birey) değilimdir: büyük Öteki her zaman mutlaka oradadır. Bu Öteki’yle ilgili içsel referansa herkesin bildiği düşük düzeyli bir şakayla örnek verelim: gemisi batan fakir bir köylü kendini ıssız bir adada Cindy Crawford’la başbaşa bulur. Adamla birlikte olduktan sonra Cindy adama nasıldı diye sorar: adam çok iyiydi ama doyumumu tamamlamak için, beni sakın sapık falan sanma ama, küçük bir şeye daha ihtiyacım var der. Kadına en iyi arkadaşının elbiselerini giydirir, pantolon giydirip, bıyık yapar vs. Sonra yaklaşarak hafifçe dürter; ‘Ben ne yaptım biliyor musun? Az önce Cindy Crawford’la birlikte oldum.’ Bu Üçüncü, her zaman orada bulunan tanık, bozulmamış masum bir şahsi haz olasılığını belirsizleştirmektedir/mahvetmektedir. Seks daima az da olsa egzibisyonisttir ve bir başkasının bakışına ihtiyaç duyar.

Bütün bu kurucu gücüne rağmen büyük Öteki kırılgandır, temelsizdir, uygun terimle söylersek sanaldır, onun statüsü öznel bir önkabule dayanmaktadır. Bu statü ideolojik bir neden olarak Komünizmin ya da Millet’in statüsüne benzemektedir: bu bireylerin kendilerini onun içinde tanıdıkları, bütün varoluşlarını temellendirdikleri, anlamın nihai ufkunu sağlayan referans noktalarıdır, kişiler bunlar için canlarını vermeye hazırdırlar, bu bireyler ve onların etkinlikleri için gerçekten var olan tek şeydir, ama bu fiili madde sadece bireyler ona inanırlar ve ona uygun davranırlarsa vardır, yoksa yoktur. Çünkü bu büyük Öteki’nin sanal karakteridir, Lacan ‘Çalınmış Mektup üzerine Seminer’inin sonlarında bundan bahseder, bir mektup daima gönderildiği yere ulaşır.

Bu mektup meselesine devam edelim biraz daha... Freudyen anlamda semptom ile Lacanyen anlamda semptom aynı mıdır? Freud’a göre bir semptom geliştirdiğim zaman, en içerdeki sırlarım hakkında da kodlanmış bir mesaj üretmiş olurum, bu aynı zamanda bilinçdışı arzularım ve travmalarımla da ilgilidir. Belirtilerimin gönderildiği alıcı başka bir gerçek insan varlığı değildir: analist belirtimi deşifre etmeden önce hiçkimse bu mesajı okuyamaz. Peki bu belirtilerin gönderildiği kişi/alıcısı kimdir? Tek aday geriye kalıyor sanal büyük Öteki. Büyük Öteki’nin bu sanal karakteri, simgesel düzenin bireylerden bağımsız olarak varolan bir tür tinsel öz olmadığı anlamına gelmektedir. Ama bir şeyler kendi sürekli hareketi içinde devam etmektedir. Bununla birlikte büyük Öteki’nin kökeni hala belirsizdir. Nasıl oluyorda, bireyler simgeleri değiş tokuş ettiklerinde, basitçe sadece birbirleriyle etkileşmiyorlar, ama aynı zamanda büyük Öteki’ye de göndermede bulunuyorlar? Başka insanların fikirleri hakkında konuştuğum zaman, sadece benim, senin ya da diğerlerinin ne düşündüğü hakkında konuşmam, aynı zamanda kişisel olmayan ‘birisinin’ düşünceleri hakkında da konuşurum.

Evrensel düzen, onunla dünyayı yorumladığımız, kavramsal şebekeyi sağlayan Simgesel düzen ya da büyük Öteki’dir. Bununla birlikte kavramsal eşleştirmemiz, gösteren ve gösterilen düzlemlerinin birbirlerini işlemez hale getirmeleri olgusuyla bozulur. Bunun sebebi gösterenlerden bir tanesinin kendisine karşılık gelen bir gösterileni olmamasıdır; o, dilbilimsel sisteme bir içerik sunmaz sadece aynı zamanda farklılık aşılar. Onun gösterdiği sürekli hareket halindeki yer Simgesel düzendeki “eksik”, “kastrasyon”un primordiyal eksiğidir. Bu gösteren S1 olarak temsil edilir, çünkü gösterileni olmadığı için tekildir. Oysa tüm diğer gösterenler çifttir, bu yüzden de S2’dirler. S1 aynı zamanda diğer gösterenler arasında eşsiz olduğu için de tekildir; bu yüzden ona “teklik özelliği” (unary feature) de denilmektedir.

Bütün bunlar bizi Lacan’ın yoğun pasajlarından birine –dilin doğasını örneklediği Truva atı örneğine- getirdi: burada Lacan büyük Öteki’nin oluşumuyla ilgili hiç bir açıklama sunmaz. Lacan’a göre dil insanlığa verilmiş en az Truva atının olduğu kadar tehlikeli bir hediyedir: kendisini bizim kullanımımıza karşılıksız olarak sunar, ama bir kez onu kabul edince, bizi sömürgeleştirir. Simgesel düzen işte bu hediyeden doğar, içeriğini -nötral olabilmek için- bir hediye olarak sunar: hediye sunulduğu zaman, içeriğin ne olduğu önemli değildir, önemli olan alıcı hediyeyi kabul ettiği zaman alıcı ve verici arasında bir ilişkinin kurulmasıdır.

İnsan iletişimi indirgenemez bir yansımayla karakterizedir: her iletişim eylemi aynı anda iletişimin kurallarınıda sembolize etmektedir. Roman Jakobson bu köktenci gizeme insan simgesel düzenine uygun olarak ‘phatic iletişim’ demiştir: insan konuşması asla sadece bir mesaj iletmez, aynı zamanda iletişim içindeki bireyler arasındaki temel simgesel anlaşmanın öz-düşünümselliğinide öne sürer.

Paranoyada ise bir “Ötekinin Ötekisi” olduğu iması vardır: Büyük Öteki’nin (simgesel düzenin) iplerini elinde tutan, üstelik tam da söz konusu Öteki’nin “özerkliği”nden bahsetmeye başladığı, yani şakalarda ya da rüyalarda olduğu gibi, anlamsız bir olumsallık yoluyla, konuşan öznenin bilinçli niyeti dışında bir anlam etkisi ürettiği noktalarda yapan gizli bir öznenin varolduğu iması. Bu “Ötekinin Ötekisi” tam da paranoyanın Öteki’sidir. Paranoyak kurgu, “Öteki’nin varolmadığı” –tutarlı, kapalı bir düzen olarak varolmadığı- gerçeğinden kaçmamızı, kör, olumsal otomatizmden, simgesel düzenin kurucu budalalığından kaçmamızı sağlar.

Tekrar geriye doğru bir sıçrama yaparak Lacan-Hegel ilişkisine geri dönelim: yansıma sürecinden ve bunun içinde varlığın çeşitli düzeylerinden bahseden Hegelci kavramsallaştırmayı andık. Lacan ısrarla psikanalizin bir idealizm olmadığını ve asla da olamayacağını vurgulamıştır. Nasıl olur da bu reddiyeyi ısrarla sürdürmek bakımından düşünülebilecek gelmiş geçmiş en olmadık isimlerin başında gelen ‘histeriklerin en yücesi’ Hegel ona yardımcı olabilir? Hegel’in Görüngübilim’i temsili bir bireysel bilincin, kendi namına ve kendi üzerinde gerçekleştirdiği son derece başarılı bir bütünleştirme serüveninin öyküsüdür. Bu bilincin kaydettiği ilerleme mutlak bilince yönelik yukarıya doğru sarmalsı bir hareket biçiminde tasvir edilmiştir. Hareketli ve kendi içinde çeşitli biçimlerde bölünmüş olan bilincin yılmaksızın yöneldiği istikamet basitçe bir nihai kapsayıcılık durumu, yani onun gelmiş geçmiş ve potansiyel bütün hallerinin uyum içinde varlıklarını sürdürecekleri bir durum değil, nihayet eriştiği bir bütün olarak Tin ile vardığı mükemmel birliktir. Lacan’ın Position of the Unconscious’ta (1960) Hegel’i aynı zamanda hem kabul hem de reddettiği görülür. İkisinin, Lacan ve Hegel, ilişkisinin özü diyalektiğin kalbindeki negatifliğe yaptıkları vurgudur. Lacan kendisini hiç bir zaman doğrudan doğruya Hegel’e bağlayan bir bağdan söz etmedi, o öncüllerini en başta genelde Freud’un külliyatına dayandırdı. Bu bağlantıyı kuran, diyalektik ve Lacancı psikanaliz arasındaki bu türde bir kısa devreyi harekete geçiren kişi Zizek’tir. O, Hegel’i psikanalitik bir filozofa dönüştürürken, aynı zamanda psikanalizi de rasyonalist bir metafizik gibi okumaktadır (Kay 2006). Lacan ve Hegel arasındaki bu yakınlaşma Zizek’in ikisi üzerine aynı anda pek çok önemli temayı geliştirmesini sağladı.

Lacan’ın Hegel ile kurduğu ilişki karmaşıktır ve birçok pozitif öğe içerir. Lacan onun “diyalektik” olarak tanımladığı süreçlerden sık sık söz eder (arzunun diyalektiği gibi) ve yapısalcılığın ikili karşıtlıklarının baskın etkisine rağmen, Hegel’in düşüncesinde yaygın olduğu gibi üçlü şemalar (en önemlisi imgesel-simgesel-gerçek) geliştirir.

Lacan, Hegel’e borcunu kabullenirken, ona karşı eleştirilerinde serttir. Önemli yazısı “The Subversion of the Subject and the Dialectic of Desire in Freudian Unconcıous” Hegel’in, Freud’un lehine tartışmalı bir biçimde küçümsenmesidir. Bu yazıda Lacan’ın –az öncede değindiğim- eleştirileri şunlardır:

1. Hegel’de tüm karşıtlıklar çözülmüştür, yani imgesel oldukları önceden ortaya çıkarılmıştır; Hegel’in diyalektiğinin amacı imgesel bir temel üzerine yeni bir simgesel kurmaktır... 2. Hegel’in diyalektiği kendine-özdeş bir öznenin üretimiyle sonuçlanırken, Lacan, kendini tanıma (me connaitre) için bir yanlış-tanımanın (meconnaıtre) gerekli olduğunu ve öznenin, “gösterenin saydamlığı” tarafından içeriden yarıldığını iddia eder... 3 .Hegel’in tez, antitez, sentez diyalektiği kendi üstinde katlanır ve “içkincilik” sorununu yaşar. Freud’dan esinlenen psikanalitik diyalektikte ise imgesel ve simgesel düzenler anlaşmazlık halindedirler, ve bu ayrımın sebep olduğu paradokslar, aralarındaki bir boşluğa (beance) işaret ederler... 4 .Hegel’in acı çekmeye ilişkin açıklaması Freud’inkine göre daha değersizdir, çünkü cinselliği kesinlikle hesaba katmamıştır... 5. Hegel, Freud’un parçaladığı hakikat ve bilginin birliğini varsaymaktadır. Psikanalizde hakikat, konuşmanın bir etkisidir ve kurgusal bir yapıya sahiptir; o, gerçeklikten tamamen bağımsızdır. Gerçek hakkındaki bilgimiz, “kastrasyon”la bizi inkar etmektedir. Jouissance’ın gerçeğine tek geçişimiz dolaylı ve apres-coup’dur.

Kısacası Lacan’a göre Hegel’in düşüncesi, imgesel bütünlüğe duyduğu özlem yüzünden bozulmuştur; o, farklılık, yarılma ve arzu yaratan simgesel düzeni yetersiz biçimde; dürtü, jouissance ve eksiği harekete geçiren gerçeği ise hiç dikkate almamıştır; bu yüzden o, Lacan’ın açık materyalizmine karşı bir idealist olarak hüküm giymiştir.

Lacan’da Hegelci bir boyutun olduğu genelde kabul edilmesine rağmen Freud’u, Lacan’ın esas referans noktası olmaktan çıkarıp, onun yerine Hegel’i yerleştirmeyi Zizek’ten önce hiç kimse bu kadar keskin bir biçimde denememiştir.

Zizek, Lacan ve Hegel’in ortak noktalarının ne olduğunu kendine sorduğu zaman cevabı kısaca şudur: “Her ikisi için de, karşılıklı tanımanın simgesel ağında bütünleşmiş olan ‘özgür’ özne, primordiyal olarak verilmiş bir şeyin değil travmatik kesmelerin, ‘bastırmalar’ın ve iktidar kavgalarının dahil olduğu bir sürecin sonucudur”. Her ikisi de, özneyi eksiğin bir etkisi ve/veya simgelemenin etrafında döndüğü gerçeğin dirençli çekirdeği olarak imgelerler. Onları birleştiren şey, “eksiğin tesadüfü” ve “travmanın tesadüfü” olarak vurgulanan “gerçeğin tesadüfü”dür.

Az önce söylediğim Lacan’ın Hegel’e eleştirilerine Zizek’in bazı itirazları vardır: 1. Hegel teleolojinin değil olumsallığı filozofudur. Mutlak’a doğru giden bir Kimlik değil, dağılmanın arifesindeki bir Kimlik’ten bahseder. 2. Diyalektik sürekli bir harekettir ve kimlikle ilgili anlamı oluşturan budur. Öz-bilinçlilik, öz-saydamlığın tam tersidir. Ben sadece benim dışımda bulunan, benim hakkımdaki hakikatin açıklandığı yere kadar kendimin farkında olabilirim. Hakikat dışarıda bir yerdedir. 3. Hegelci mantığı “hepsi olmayan” olarak tanımlayarak Zizek onu psikanalitik lenslerle okur. Bilhassa Hegel’in düşüncesini Lacan’daki “kadın”ın “hepsi olmayan”a tekabül ettiği cinsel farklılık açıklaması ile aynı çizgiye sokar. 4. Hegel’in cinsellik tartışmaları Zizek’inde kabul ettiği gibi indirgeyicidir. Yine de Zizek, Hegel’in arzu adına ve arzulama arzusu adına konuştuğunu iddia etmektedir. Bunun sebebi onun, Lacan’ında tespit ettiği gibi bir histerik olarak okunması gerektiğidir. Bu Hegel’i hasta olarak damgalamak için değil, onu psikanaliste arzu ve öznelliğin yapısını açıklıyormuş gibi okumak içindir. Anlattığı dünyayı olduğu gibi kabul edemeyen, kim olduğundan emin olamayan histerik dişi, kendisi olarak arzu duymaktan yoksundur. Bunun yerine başka birisinin tutkusuyla özdeşleşmeye çalışır, kendisininkini engeller ve onu fiziksel semptomlara dönüştürür. Histeri, histeriğin kimliğinin bir rol haline geldiği ve psişik blokajının, fiziksel bir blokaja dönüştürüldüğü bir tiyatro oyunuyla sonuçlanır. Bu oyun, öznellik ve arzuyu kabullenme probleminin dramatik ifadesi sayesinde bu semptomların doğasını hepimiz için aydınlatır.

Ama onun en sevdiği diyalektik dönüşüm örneği Hegel’den değil, Lacan’dan gelir. Lacan’ın histeri anlayışı nasıl Freud’un ötesine geçmiştir? O, Freud’un arzuyu bastırması olarak gördüğü şeyin aslında bastırma için bir arzu olduğunu fark etmiştir. Zizek, histerik için “tatmin olmamış arzu tatmin olmamak arzusuna dönüşür” derken bu förmülün değişik bir biçimini üretir. Kendi arzusunu sahiplenmeyi reddederek ve bu şekilde onun belki tatmin edilebileceğini kabul ederek histeriğin başardığı şey bu arzunun en saf (fakat bilinçdışı) biçiminde korunmasıdır. Histerik, Lacan’ın sözleriyle nasıl “arzunun daima aynı zamanda arzunun arzulanması” olduğunu ortaya koyar.!!!orta sınıf amerikalı filmi—Robert Sheckley’nin Dünyalar Deposu filmi!!!

O halde Hegel’in düşüncesi psikanalitiktir. Tam da öyledir çünkü diyalektik apres-coup’nun yapısına uyduğu için, çıkmazın hakikate karşı bir engel olarak değil tüm doğal negatifliğinde hakikatin kendisi olarak yeniden okunmasını sağlayarak onu iten arzunun yapısını ortaya çıkarır. Böylece “çıkmaz” (impasse) bir “geçiş”e (pass) dönüşür. Psikanalizin sonunda analizan psikanalistin konumuna geçer.

Lacan’da dilin hükmü altına giriş o kadar travmatiktir ki sadece bastırılmakla kalmaz (“birincil bastırma”) ardından onun bastırılma olgusunun kendisi bastırılır. Birincil bastırma hayvansal içgüdülerimizi dürtülere dönüştürür; şoku hafifletmek için boşuna bir girişimle koruyucu bir mekanizma olarak temel fantaziye başvururuz; ve bastırmanın ikinci dalgası da ardından bu fantaziyi bastırarak onun yerine yerleşir. Zizek, Hegel’de olumsuzlamanın olumsuzlanmasının tam olarak bu kalıba uyduğunu iddia etmektedir. Objet (petit) a, ilk bastırmanın boşluğunu tıkayan ve öznenin kastrasyona karşı orijinal savunmasını sağlayan fantazi nesnesidir.

Kısacası Hegel ve Lacan’ı birlikte okuyarak Zizek hem Lacan’ı rasyonelliğin Aydınlanma geleneğine bağlar, hem de Hegel’de psişenin bir proto-analitik açıklamasını keşfeder.

KAYNAKLAR

  1. Kay, Sarah, Zizek (İstanbul; Encore Yayınları, 2006)

  2. Zizek, Slavoj, How to Read Lacan (New York; Norton & Company Inc., 2007)

    •              , For they know not what they do (New York; Verso, 2002 second ed.)

    •             , Everything you always want to know about Lacan (But were afraid to ask Hitchcock) (edited by S.Z., New  York; Verso, 2002)

    •              , On Belıef (New York; Routledge,2004)

    •              , Interrogatıng the Real (New York; Continuum,2006)

    •              , Kırılgan Temas (İstanbul; Metis, 2006 ikinci basım)

    •              , Biri Totalitarizm mi Dedi? (çev: Halil Ankara; Epos, 2006)

    •              , Yamuk Bakmak (çev: Tuncay Birkan,İstanbul; Metis,2005 ikinci basım)

  3. Bowie, Malcolm, Lacan (çev: V.Pekel Şener,Ankara; Dost,2007)

  4. Nasio JD, Jacques Lacan’ın Kuramı Üzerine Beş Ders (çev:Ö.Erşen, M.Erşen,Ankara; İmge,2007)

  5. Lacan, Jacques, Ecrits (New York; Norton,2007) 

                                   , The Ethics of Psychoanalysis, London; Routledge,1992

 

 

 

 

 

Ender Herdurak Film Çalışmaları..

Image
 
"TRUMAN SHOW"
 
24 Mart 2010 Carsamba
20.45
Icgoru Psikoterapi Merkezi
 
Devamını oku...
 

Etkinlik Takvimi..

Şubat
OLGU/0-6 Yaş Çocuk Değerlendirme ve Aile Eğitimi Paket P...
Şubat 23, 2010 - Mart 24, 2010
Mart
PsiKe/ Fare Adam- Psikanaliz ve Psikopatoloji
Mart 15, 2010
IPD ve ICEPPD/ VII. Çocuk Psikanalizi Günleri: Okul Dönem...
Mart 19, 2010 - Mart 20, 2010
VII. Çocuk Psikanalizi Günleri
Mart 19, 2010 - Mart 20, 2010
3. Nöropsikiyatri Günleri
Mart 20, 2010 - Mart 21, 2010
Kognitif Terapi Kuram ve Uygulama
Mart 20, 2010
PsiKe/ Hanna Segal'de Yaratıcılık ve Simgesellik
Mart 20, 2010
PsiKe/ Yas ve Melankoli (1917), Manik Depresif Durumların...
Mart 22, 2010
PsiKe/ Vaka Çalışması- Psikanaliz ve Psikopatoloji
Mart 29, 2010
RPTD/ Klinikte Çocuk Çizimlerinin Kullanımı
Mart 30, 2010
Nisan
IPD/ Uluslararası Psikanaliz Birliği 100. Kuruluş Yıldönü...
Nisan 03, 2010
PsiKe/ Terapötik İşbirliği- Psikanaliz Ve Psikopatoloji
Nisan 05, 2010
PsiKe/ Bir Yanılsamanın Geleceği- Psikanaliz ve Sosyoloji
Nisan 12, 2010
16. Ulusal Psikoloji Kongresi
Nisan 16, 2010 - Nisan 18, 2010
Dr. Christine A. Padesky: Kognitif Davranışçı Terapi Eğit...
Nisan 17, 2010 - Nisan 18, 2010
PsiKe/ Totem ve Tabu, Musa ve Tek Tanrıcılık -Psikanaliz ...
Nisan 19, 2010
PsiKe/ Uygarlığın Huzursuzluğu- Psikanaliz ve Sosyoloji
Nisan 26, 2010
RPTD/ Ergenlikte Mazoşizm Sorunsalı
Nisan 27, 2010
Mayıs
PsiKe/ Vaka Çalışması- Psikanaliz ve Sosyoloji
Mayıs 25, 2010
RPTD/ Ruhsal Dünyanın İşleyişini Değerlendirmede Peri Mas...
Mayıs 25, 2010
PsiKe/Angela Mauss Hanke: Aşk Kaygısı ve Amazonlar
Mayıs 29, 2010
Haziran
17. Sosyal Psikiyatri Kongresi
Haziran 02, 2010 - Haziran 04, 2010
19. Anadolu Psikiyatri Günleri -önduyuru-
Haziran 16, 2010 - Haziran 18, 2010
Melanie Klein Trust Conference - 26 June 2010
Haziran 26, 2010
Temmuz
UMICH/ Summer Institute in Cultural Neuroscience
Temmuz 19, 2010 - Temmuz 29, 2010
Eylül
RPTD/ Bedensel bir Patoloji olarak FMF ve Ruhsal Örgütlenme
Eylül 28, 2010
Ekim
33. Uluslarası Kendilik Psikolojisi Kongresi
Ekim 21, 2010 - Ekim 23, 2010
RPTD/ Sınırda Bir Ergen ve Rorschach Testi
Ekim 26, 2010
Kasım
RPTD/ Çocukta Depresyon ve WÇZÖ-R (WISC-R)
Kasım 30, 2010
Aralık
RPTD/ Paranoya Vakasını Rorschach ile Yorumlama
Aralık 28, 2010
Takvim
Bütün hakları saklıdır. © icgoru.com, 2009