• Anasayfa
  • Etkinlik Takvimi
  • Film Çalışmaları
  • Çalışanlarımız
  • İletişim
  • Makaleler
  • Kitaplar
  • Dergiler
  • Filmler
  • Bağlantılar
Anasayfa arrow Makaleler arrow D.W. Winnicott, Pediyatri ve Psikiyatri

Pediyatri ve Psikiyatri

D.W. Winnicott

[1948]

Çeviri: Nilüfer Güngörmüş-Erdem

 

Britanya Psikoloji Cemiyeti Tıp Bölümü'ne hitaben yaptığı başkanlık konuşması,

28 Ocak 1948. Brit. J. Med. Psychol, cilt XXI, 1948 (Through Paediatrics to Psycho-Analysis,

Collected Papers, [Pediyatriden Psikanalize, Toplu Yazılar] Brunner/Mazel, New York, 1992.

 

Konuşmama "Pediyatri ve Psikiyatri" başlığını seçmemin nedeni yaptığım işin niteliğinden kaynaklanıyor. Ben psikiyatriye yönelmiş bir pediyatrist ve pediyatriye sıkı sıkı tutunan bir psikiyatristim. Başkanlık makamından konuşan birinin sırtını kendine has tecrübesine yaslaması mazur görülen, hatta sık rastlanan bir durumdur. İki alanda birden çalıştığıma göre, bu konumum bana, hem çocuk hekimini, hem de akıl hastalarıyla uğraşan hekimi ilgilendiren bir şeyler söyleme vasfını kazandırıyor olmalı. Elbette iki konu üzerinde çalışan birinin, bu konuların her birinde uzmanlıktan bir parça feragat etmesi kaçınılmazdır.

Aşağı yukarı Freud'un öncü çalışmasıyla başlayan araştırmaların gösterdiği gibi, psikonevrozların analizi, hastanın çocukluğunun tahammül edilemeyen çatışmalar barındırdığını ortaya çıkardı. Bu çatışmalar, bastırmaya ve savunmaların oluşmasına yol açıp, belirtilerin kendini göstermesiyle kişinin gelişimini kesintiye uğratıyordu. Böylece, doğal olarak araştırmalar çocukların duygusal yaşamına yöneldi. Kısa süre içinde, erişkin hastaların çocukluk çatışmalarını - içgüdüsel düşünceleri ve yaşantılarıyla ilişkili çatışmalarını- yeniden kurgularken anlattıkları şeyin çocuklarda gözlenebileceği ve çocukların analitik tedavisinde açıkça görüldüğü anlaşıldı. Çok geçmeden, erişkinlerin daha psikotik hastalıklarının bebeklerin tecrübeleriyle ilişkili olup olmadığı üzerinde durulmaya başlandı. Yavaş yavaş insanın duygusal gelişimine ilişkin gayet karmaşık (complex) bir kuram geliştirildi, öyle ki, bütün o dehşetli ve aynı zamanda da kışkırtıcı cehaletimize rağmen, şimdi çalışmamızda yararlı hipotezlere, yani hakikaten işleyen hipotezlere sahibiz. Artık bebekler hakkında, hem psikiyatristleri hem de çocuk hekimlerini ilgilendiren bazı şeyler söylememize yetecek kadar malzeme var ve işte ben de bunları söylemeye çalışanlardan biri olmak arzusundayım.

Dolayısıyla benim iddiam o ki, her iki uzmanlık alanından araştırmacı için de, ötekiyle bir araya gelmekten kazanılacak çok şey vardır. Bir varsayım ileri sürmemiz gerekir; belki de kabul görmeyecektir. Ben zihinsel bozukluğun psikolojik temeli olduğunu kabul ediyorum. Psikiyatrinin, beyin dokusu sağlıklı vakalar üzerinde incelenebileceğini varsayıyorum. Eğer beyinde hastalık veya fiziksel bozukluk varsa, veya kesilip biçilmişse, gayet tabii zihinsel değişiklikler olması beklenir. Beyninde bozukluk olan birinin kişiliğini incelemek bana pek az şey öğretecektir, halbuki sağlam beyni olan birinde inceleyebileceğim çok şey vardır- normal duygusal gelişim ve bundan sapmalarla ilgili, anlaşılmayı bekleyen daha pek çok mesele de cabası.

Kalıtımı, GPI'yi, erken bunamayı, beyin hasarı, beyin iltihabı, toksik delirium veya beyin tümörünü ve hatta elektroşoktan sonra belirtilerde görülen iyiye gidişi bilmezden geldiğim zannedilmez umarım.

Tekrar başka türlü söyleyecek olursam, benim düşünceme göre, bebek gelişimi ile psikiyatrik durumlar arasında ve aynı şekilde bebeğe uygulanan bakım ile zihinsel hastanın bakımı arasında klinik bir bağ kurmak mümkündür.

Araştırma yapması için insanın düşünceleri olması gerekir, bir araştırmaya girişirkenki o ilk başlangıç özneldir. Nesnellik sonradan planlı çalışmayla ve çeşitli açılardan yapılan gözlemlerin karşılaştırılmasıyla gelir. Bebeğin duygusal gelişimiyle ilgili araştırmalar yapanların hakkını vermek için, incelenen her ayrıntıya göre farklılaşan yaklaşım biçimlerinin bir tasnifini sunacağım. Aşağıdaki yaklaşım biçimlerine özgü gözlemler birbiriyle karşılaştırılıp, aralarında bağlantılar kurulabilir.

  1. Anne-bebek ilişkisinin doğrudan gözlemlenmesi.

    Dr Middlemore'un The Nursing Couple (Emziren Anne-Bebek Çifti) kitabında betimlediği çalışması bunun bir örneğidir (maalesef ölümüyle yarıda kalmıştır.)

  2. Bebeğin, hemen doğumdan itibaren başlanıp birkaç yıl düzenli biçimde doğrudan gözlemlenmesi.

    Anababalar pratisyenlere ve hastanelerin dışardan hasta kabul eden çocuk hastalıkları bölümlerine sadece bir sorun için veya tavsiye almak için gelirler.

  3. Pediyatrik hasta öykülerinin derlenmesi.

    Ben kendi deneyimimde, yaklaşık 20 000 vakada, annelere bebeklerinin gelişimiyle ilgili bildikleri şeyleri anlattırdım. Hasta öyküsü alma konusunda öğreneceğimiz şeyler bitmez, fakat ümidim o ki, böyle bir deneyim, insanı, annenin betimlemesini doğru değerlendirecek duruma getirir.
  4. Pediyatri uygulaması, yani esas olarak bebeğin beslenme ve dışkılamasının konrolü.

    Konuşmamın akışı içinde, bebeğin beslenme sorunlarının psikolojik yönüyle ilgili bir örnek vereceğim. Hastalık süreci dışındaki olağan durumlarda, işin fiziksel kısmının fizyolog ve biyokimyager tarafından zaten yerine getirildiğini ve pratikteki sorunların büyük ölçüde psikolojik olduğunu söyleyebiliriz.
  5. Çocuğa tanı koyma amacıyla yapılan ilk görüşme.

    İlk görüşmede genellikle bir tür ufak analitik tedavi uygulamak mümkündür ve bir zararı da yoktur. Analize sonradan başlanacak olursa, aynı genişlikteki bir alana ulaşmak için aylar geçmesi gerektiği görülür. Bu görüşmelerde hekim, hangi zemin üzerinde durduğundan, uzun bir analizdeki kadar emin değildir, bununla birlikte çoğu vakada büyük ölçüde içgörü kazanır ve bu da onun analitik deneyiminin sayıca sınırlı oluşunu dengeler. Psikiyatride ilk görüşme nadiren ve o da ancak terapötik bir görüşme ise verimli olur.
  6. Fiili psikanaliz deneyimi.

    Hastanın 2-4 yaş arasında mı, daha mı büyük, ergenliğe yakın veya ergin olup olmadığına göre, bebekliğiyle ilgili farklı görüşler ileri sürer. Duygusal gelişimin en erken süreçlerini araştıran analist için , normale yakın erişkinlerin analizi çocukların analizinden daha yararlı olabilir.
  7. Çocuklukta ve hatta bebeklikte sık görülen psikotik gerilemelerin pediyatri uygulaması içinde gözlemlenmesi.
  8. Çocukların, yaşadıkları zorluklarla başa çıkmalarında yardımcı olan yurtlarda gözlemlenmesi; bu zorluklar antisosyal davranışlardan, zihin bulanıklıklarına (confusionel states), manik ataklar (episodes), şüphe kökenli ilişki bozuklukları, perseküsyon, zihinsel yetersizlik veya sara nöbetine kadar uzanabilir.
  9. Şizofrenlerin psikanalizi.

    Bunu ayrı bir gruba dahil ettim çünkü bu tür analizlerin sadece tecrübeli analistler tarafından yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bana kalırsa, depresyonla ve ona karşı savunmalarla bağlantılı hastalıklar artık rutin tedaviler arasına girmiştir; "araştırma vakası" sayılmazlar. Manik-depresif ve paranoid vakalar için de aynı şey geçerlidir. Fakat şizofrenler farklı bir sınıfa girer ve onların tedavisi daha yeni bir girişimdir.

 

Bu noktada, eğer ortadan kaldırılmaya özellikle dikkat edilmezse, hep şöyle bir yanlış anlaşılma olduğunu gördüm. Sık sık deniyor ki: Delilerin bebeklere veya küçük çocuklara benzediği doğru değildir, kesinlikle benzemez. Buna açıklık getireyim, ben akıl hastalarının bebek gibi davrandığını iddia etmiyorum, nasıl ki nevrotiklerin daha büyük çocuklar gibi davrandıklarını iddia etmiyorsam. Sıradan sağlıklı çocuklar nevrotik değildir (fakat olabilirler); sıradan bebekler de deli değildir. Pediyatri ile psikiyatri arasındaki ilişki bundan çok daha ince bir ilişkidir.

Benim öne sürdüğüm kuram şu: Her bebeğin duygusal gelişiminde karmaşık süreçler iş başındadır ve ileriye doğru hareketin olmaması veya bu süreçlerin tamamlanmaması, bebeği zihinsel bozukluğa veya çöküşe yatkın hale getirir; bu süreçlerin tamamlanması ise zihinsel sağlığın temelini oluşturur.

İnsanın zihinsel sağlığının temelleri bebeklikte anne tarafından atılır. Anne karmaşık fakat temel süreçlerin bebeğin benliğinde tamamlanabilmesini sağlayan ortamı sunar. Bu ilişki içinde neler olur, bundan şu ana kadar anlayabildiğimiz kadarıyla, sıradan iyi annenin görevini tanımlamamız belki çalışmamıza iyi bir başlangıç olur. Fakat bunu tanımlamaya çalışırken, daha önce sözkonusu annenin bebek için ne anlama geldiğiyle ilgili birkaç şey söylememiz gerekir.

Bebeğin süreç sonunda kendini "tam" bir kişi gibi hissetmeye başladığı, annesini de "tam" bir kişi olarak kabul ettiği konusunda herkes hemfikir; bu aşamaya ulaşıldıktan kısa süre sonra, başkaları hayatına kişi olarak girerler, fakat işin bu aşamasında devreye giren zorlukları burada ele almamız şart değil. Bebeğin kaçıncı ayda annesini bir kişi olarak algıladığı ve dolayısıyla, içgüdüsel (instinctuel) gerilimin etkisiyle, annesine yönelik hakiki ve hayali saldırılarının sonuçlarından kendini sorumlu hissetmeye başladığı konusunda bir fikir birliği yok. Neyse ki şu anda, bebeğin kendini sorumlu hissettiği evre öncesine denk düşen anne bakımı üzerinde durduğumuz için, bu bilmecenin çözümünü bir tarafa bırakabiliriz.

Anna Freud'un (1947, sf. 200) şu sözlerle neyi kastettiğini anladığımı sanıyorum:

'Bebeğin bu ilk "Aşk"ı bencilce ve maddi bir aşktır. Yaşam, ihtiyaç ve doyum, haz ve rahatsızlık duyumlarının hakimiyeti altındadır. Bir nesne olarak annenin bu yaşamda, doyum verdiği ve rahatsızlığı ortadan kaldırdığı ölçüde bir rolü vardır. Bebeğin ihtiyaçları giderildiği zaman, yani bebek ısındığı, rahatladığı, midesinden hoş duyumlar geldiği zaman ilgisini nesne dünyasından çekip, uykuya dalar. Karnının acıktığı, üşüdüğü, altının ıslandığı veya bağırsaklarından rahatsız edici duyumlar geldiği zaman ise yardım isteğiyle dış dünyaya döner. Bu dönemde nesne ihtiyacı büyük bedensel ihtiyaçlarla birbirine ayrılmaz şekilde bağlıdır.

'Beşinci, altıncı aydan itibaren bebek bedensel ihtiyaçların etkisinde olmadığı zamanlarda da anneyle ilgilenmeye başlar.'

Dr Friedlander (1947, sf. 23) şöyle yazar:

'... yaşamın ilk haftaları, hatta aylarında çocuğun annesiyle ilişkisi gayet basit bir ilişkidir. Anne çocuğun bedensel ihtiyaçlarını doyuran bir araçtır. Bu işlevi yerine getiren herhangi birine çocuk aynı karşılığı verir...'

Oysa ben bebeklerin büyük kısmının, yedinci hafta dolaylarında, anneleri olan kadınla zaman zaman temas kurduklarını açıkça gösterdikleri kanısındayım.

Annenin yaptığı işe eğilelim. Eğer bebeğin bir varlığa dönüşmeye, bildiğimiz dünyayı bulmaya, bir bütünde toplanmaya ve tutarlı hale gelmeye başlayabilmesi bekleniyorsa, o zaman anneyle ilgili olarak aşağıdaki noktaların hayati önem taşıdığı görülür:

Anne vardır, var olmaya devam eder, yaşar, kokar, nefes alır, kalbi çarpar. Mümkün olan her şekilde hissedilmek üzere orada bulunur .

Fiziksel şekilde sever, temas sağlar, beden ısısını sağlar, bebeğin ihtiyaçlarına göre hareket ya da sakinliği sağlar.

Bebeğe sakinlik ve uyarılmışlık durumları arasında geçiş yapabilme fırsatı verir, aniden emzirmeye kalkıp onu karşılık vermek zorunda bırakmaz.

Uygun zamanda uygun besini sağlar.

İlk başta bebeğin hakim olmasına izin verir, (bebek nerdeyse onun bir parçası olduğundan) karşılık vermeye hazır durumda beklemeye isteklidir.

Yavaş yavaş, paylaşılan dış dünyayı ona getirmeye başlar, bunun ölçüsünü bebeğin gün be gün, an be an değişen ihtiyaçlarına göre ayarlar.

Bebeği tesadüflerden ve sarsıcı deneyimlerden korur (tam meme emeceği sırada kapının çarpması gibi), fiziksel ve duygusal ortamın bebeğin anlayacağı basitlikte olmasına, ama aynı zamanda onun artan kapasitesine göre de yeteri kadar zengin olmasına çalışır.

Sürekliliği sağlar.

Bebeğin kendi haklarına sahip bir varlık olduğuna inanır, gelişmesi için onu acele ettirmez, böylelikle zamanı eline almasına ve kendi içinde kişisel bir süreklilik hissi yakalamasına imkân verir.

Anne için bebek daha başından itibaren "tam" bir insandır; bu da onun bebeğindeki bütünlük eksikliğine ve bir-bedende-yaşama hissinin zayıflığına tahammül edebilmesini sağlar.

Eğer annenin (bebeği tarafından hem sevgiyle hem öfkeyle) kendisine yöneltilen sürekli saldırılara rağmen varolmaya devam ettiğini de eklersem, biraz fazla gidip, içgüdüleri ve sorumluluk hissetme kapasitesi olan bir bebeğe göre annenin işlevlerinden bahsetmiş olacağım.

Muhakkak eksikleri olan bu betimlemeyi incelediğimizde şunu görürüz, (uygun besini sağlamak gibi) bazı işlevler herhangi biri tarafından yerine getirilebilirse de, çoğu işlev ancak anne ilgisine sahip biri tarafından gerçekleştirilebilir. Üstelik ilgilenenlerin sayısı arttığında süreklilik sağlanamaz; ve zaten bebeğin gözlemlediği biçimiyle, yani belki meme başının veya yüzün yakına gelmesiyle başlayıp, koku ve dokunun ayrıntılarıyla devam eden bir ayrıntı sürekliliği vardır. Ayrıca anne konumunda olmayan, anne sevgisi taşımayan herhangi biri bebeği, onu aşama aşama zenginleştirmeyi bilecek kadar iyi tanıyabilir mi? Onun artan kapasitesini uyarmaya yetecek kadar fazlasını, fakat kafasını karıştırmayacak kadar da azını verebilir mi?

Bu noktada sanırım pediyatristin psikiyatriyle temastan elde edeceği ilk kazançtan bahsedebilirim. Eğer her bireyin zihinsel sağlığının temelleri gerçekten de anne tarafından, onun bebeğiyle olan canlı deneyimi içinde atılıyorsa veya bu mümkünse, o zaman doktorların ve hemşirelerin ilk görevi araya girmemek olmalıdır. Anneye aslında öğretilemeyecek bir şeyi, yani ne yapması gerektiğini öğretmeye çalışmaktansa, pediyatristlerin iyi bir anneyi gördükleri yerde tanımayı ergeç öğrenmeleri ve onun işinde ilerlemesine fırsat vermeleri gerekir. Anne hatalar yapabilir, ve yapacaktır da, fakat bunlar sayesinde sonraki denemelerde daha iyisini yapabiliyorsa sonuçta kazançlı çıkılır.

Anneler kendilerine söylendiği gibi yapma korkusu içinde olurlarsa gelişemezler. Önce kendi duygularını bulmaları gerekir; bunun için de desteğe ihtiyaçları vardır- kendi korkularına, batıl inançlarına, komşularına ve tabii, günümüzde büyük ölçüde önlenebilen veya tedavi edilebilen fiziksel kaza ve hastalıklara karşı desteğe ihtiyaçları vardır. "Karışmadan destekleme" konusundan ilerde daha fazla bahsedeceğim, fakat eğer pediyatristlere hitap ediyor olsaydım, anne-bebek ikilisinin hassas doğal süreçleri aniden kesintiye uğratıldığında, rahatsız edilen bebeğin zihinsel sağlığının nasıl büyük bir tehlikeye girdiğinden pek bahsedemezdim.

Bu erken evrede ortam o kadar yaşamsal bir öneme sahiptir ki, insan ister istemez hiç beklenmedik bir sonuca varıp, şizofreninin ortamın yetersizliğinden kaynaklanan bir hastalık olduğunu düşünür; çünkü en azından teorik olarak, başlangıçtaki mükemmel ortam sayesinde bebeğin ilk duygusal ve zihinsel gelişimini gerçekleştirebilmesi beklenir. Bu da bebeği daha fazla duygusal gelişime ve böylece ömür boyu zihinsel bakımdan sağlıklı olmaya yatın kılar. Sonradan elverişsiz bir ortamla karşılaşmasında ise durum farklıdır, bu durumda artık ortam zihinsel bozukluğun genel etiyolojisinde ters bir etken olarak, ilaveten etkisini gösterir.

ERKEN BEBEKLİK

Şimdi de sıradan iyi bir anne tarafından bakılma şansına sahip bebeğin görevlerini (task) kısaca belirteyim. Bebeği (en azından doğumdan itibaren) uğraştırdığı söyleyebilecek bu görev tamamlanan bir görev değildir ve ilk haftalar ve aylardaki kazanımlar kaderin cilvesiyle defalarca kaybedilip tekrar kazanılır.

Her bebek için en azından şu üç şeyin olması gerektiği kolayca anlaşılır:

1. Bebek gerçeklikle temas etmelidir.

2. Bebeğin kişiliği bütünleşmeli ve bu bütünleşme istikrar kazanmalıdır.

3. Bizim rahatlıkla bebeğin vücudu olarak gördüğümüz şeyin içinde yaşadığını bebek de hissetmeye başlamalıdır; ilk başta bu beden bebeğe bizim özel bir biçimde verdiğimiz anlam gibi bir anlam ifade etmez.

Üç şey: Gerçeklikle temas, bütünleşme, beden duyumu.

Psikiyatrisler bu görevlerin niteliklerinde, kendilerini sürekli meşgul eden belirtilerin yansımasını hemen görecektir: Gerçeklikle temasın ve gerçeklik duygusunun kaybı, çözülme (disintegration), ve kişiliksizleşme (depersonalization).

Temalardan birini ayrıntısıyla takip edebilmek için, içlerinden sadece birini ele alıp ötekileri bir tarafa bırakacağım.

DIŞ GERÇEKLİKLE İLİŞKİ

Gerçeklikle temas konusu üzerinde durmayı seçtim, fakat burada da dikkatimi sadece bir örnek üzerinde yoğunlaştırıp, tamah denen ve sonradan "çıkarcı sevgi" olarak varlığını sürdüren o en ilkel aşk biçiminden kaynaklanan temas üzerinde duracağım. Uyarılar arasındaki sükunet dönemlerinde gerçeklikle kurulan temas da aynı şekilde anlamlı, fakat konudan fazla uzaklaşmamalıyım.

Nesne ilişkisi mümkün hale geldiği andan itibaren, nesnenin bebeğin içinde mi dışında mı olduğu önem kazanır. Ancak bu evreden önce, hiç ilişkinin olmadığı bir başka evre bulunduğunu kabul ediyorum. Kanımca başlangıçta, aynı anda hem mutlak bağımsızlık hem de mutlak bağımlılık diye tarif edilebilecek bir durum vardır. Bağımlılık hissi olmadığına göre bu bağımlılık mutlak olmalıdır. Bebek, diyelim ki açlık denen içgüdüsel gerilimin kendisini rahatsız etmesiyle, bu durumdan çıkar. Bebek varolabilecek bir şeye inanmaya hazırdır, yani artık nesneye ilişkin bir varsanı yaşamaya hazır hale gelmiştir; fakat bu, nesnenin kendisinden çok beklentiye ilişkin bir yönelimdir. O sırada anne memesini getirir (basitçe anlatmak için meme diyorum) ve bebeğin bulacağı şekilde yerleştirir. Şimdi de başka bir yönelim vardır, bu defa bebekten gelen değil, bebeğe doğru olan bir yönelim. Anne ile bebeğin "buluşması" ustalık isteyen bir konudur. Anne ilk başta bebeğin hakim olmasına izin verir, eğer bunu başaramazsa bebeğin öznel nesnesi, nesnel olarak algılanan memeyle üst üste binmez. Bebeğin itkisine (impulse) kendini uydurmakla, anne bebeğe, orada olan şeyi bebek yaratmış gibi bir illüzyon yaşatır dememiz gerekmez mi? Sonuçta yaşanan sadece bir içgüdünün doyurulduğu fiziksel bir deneyim değildir, yanı sıra hem duygusal bir birleşme vardır, hem de hakkında illüzyon yaratılan bir şey olarak gerçekliğe inanmanın ilk adımı atılır. Yavaş yavaş anne ile bebek arasındaki canlı ilişki aracılığıyla bebek, algıladığı ayrıntıları kullanarak beklenen nesneyi yaratır. Emzirme sırasında anne bunu bebeğe binlerce kere yaşatır. Bebeğine bu illüzyon kapasitesini kazandırmakta o kadar başarılı olabilir ki, o zaman sonraki görevi olan illüzyonun yavaş yavaş oradan kaldırılmasını, hiç zahmetsizce yerine getirebilir. İllüzyonun ortadan kaldırılması, bu konuşmada beni ilgilendiren ilkel çerçeve içinde memeden kesilmeye karşılık düşen terimdir.

Psikolojide doğrudan birlik gibi bir şeyin olmayıp sadece bir ilişki illüzyonunun bulunması bazılarını rahatsız etmektedir; fakat hastaların gerçeklikle temasın kesilmesi konusunda anlattıklarına aşina olan psikiyatristlerin buna karşı çıkacağını hiç sanmıyorum. Çoğumuz nesnel olarak gözlemlenen ve beklenen şeyi kullanmakta o kadar maharetliyizdir ki, yorgun, bitkin ve güçsüz düşmediğimiz müddetçe, varsanılar olmadan da idare edebiliriz. Nesnelliğin başka bir yüzü olan, paylaşılan gerçekliğin akıllıca kullanılması bebekte hiçbir şekilde yerine oturmamıştır ve başlangıçta her şey anneye bağlıdır.

Anne bu bakımdan işini sadece kendini bebeğe adamakla yerine getirir, yeter ki doktorlar, hemşireler ve kendisine yardımcı olan kişiler içinden geldiği gibi davranmasına izin versinler.

Pediyatrist burada devreye girer ve annenin bebeğine karşı doğuştan gelen duygularının önünü açar. Pediyatrist, psikanalistin yardımını kabul etmekle, farkında olmadan analistin faydasını analitik uygulama alanınından daha geniş bir alana taşımış olur. Hekimler annelerin yerine getirmesi gereken en önemli işlevlerden biri olan bu işleve iyi bir başlangıç yapmasını zorlaştırmıştır. Bebek sahibi olmaya hazırlanan bir kadın çoğu zaman, doğumdan sonra bebeğiyle kendine özgü biçimde -yani o bebeğe özgü biçimde- ilişki kurmasına izin verilip verilmeyeceğinden pek emin olmaz. Hemen bir istisnaya bakalım. Newcastle'dan Profesör Spence , sorumluluğu altındaki doğumevlerinde, her sağlıklı bebeğin beşiğinin anne yanına konmasında israr eder. Burada anne için gayet gerekli olan uzman dikkati kendisine sunulur ve anne birinci sınıf tıbbi destekten ve hemşire desteğinden faydalanır. Fakat aynı zamanda ondan bebeğin ihtiyacı olan en uygun besleme tekniğine karar vermesi beklenir. Bebeğin düzenli beslenmesi ile ilgili kurallar yoktur ve (Dr Middlemore'un son dönemdeki terimiyle) emziren anne-bebek çifti ergeç uygun beslenme ritmini bulurlar. Bunu en kötüsüyle, sağlıklı dahi olsalar bebeklerin ayrı bir koğuşta karyolalarda yatırıldığı, hiç de az rastlanmayan doğumevleriyle karşılaştırın. Beslenme vaktinde sıkıca kundaklanmış bebek tekerlekli bir yatakla getirilir ve odaya dalan hemşire ağlayan bebeğin ağzını sersemlemiş, hayal kırıklığına kapılmış ve çoğu zaman korku içindeki annenin memesine yapıştırır.

Bunlar sadece emzirme deneyiminin ilk evreleriyle ilişkili; bu fikirlerin sonraki bütün evrelere uyarlanabileceğini kolayca tahmin edebilirsiniz. Şu var ki, başlangıç kötüyse sonrası mutlaka daha da zorlaşır. Dahası, klinik olarak ilk evrede ciddi beslenme bozuklukları ortaya çıkabilir.

Pediyatrist küçük çocukların hastalık öykülerini dikkatle derlerken, beslenme konusunda bu kadar çok, orta şiddette veya ciddi ketlenmelere rastlamasına şaşar . Alt alta sıralanması gereken bazı kritik anlar olduğunu düşünür. (Benim analize aldığım üç yaşında küçük bir kız çocuğu vakam vardı, çocuğun yeme ketlenmesi 12 aylıkken belirli bir günde, yani annesi ve babasıyla birlikte üçünün sofraya oturduğu gün ortaya çıkmıştı.) Genellikle yemeğe karşı ilginin kaybolması yeni bir bebeğin gelişine yakın zamanlara denk düşer. Çoğu vakada yemeye ilginin kaybolması erken bebeklikte başlar. Çocuğun yemeğini kendi yemeye başlamasıyla ilgili bir ketlenme olabilir, veyahut da memeden kesilme, biberonu bırakma, belirli bir kişinin artık çocuğu beslememeye başlaması gibi durumlarda veya katı yiyeceklere geçiş, hatta sulu mamadan katı mamaya geçiş gibi zamanlarda, yiyeceğe düşkünlükten yiyeceğin reddedilmesine doğru bir değişim yaşanabilir. Diş çıkarırken de çocuk besini reddedebilir. Küçücük bebekler arasında bile yeni olan her şeyi reddedenlere rastlanabileceği gibi, bazan da tam tersine sadece yeni olanla ilgilenenlere rastlanabilir.

Yine de ketlenmelerin bir kısmı daha en başından ortaya çıkar. Anne ile bebek "buluşamamıştır". Bu noktada her ne kadar anne elbette suçlanamazsa da, kuramsal olarak sorumlu tutulabilir.

Genelde emzirmede güçlük çıkarsa bebeğe biberon verilir. Anne sütünün gelmediği veya bebeğe uymadığı durumlarda güçlüğü ortadan kaldırmanın pek çok yolu vardır. Güçlükler yaşandığında, anne bebeğini biberonla rahatlıkla besleyebilecekken memede ısrar etmek hatalı olur.

Bebeğe bakan hekim bu konularda, bebeğin sahne arkasındaki duygusal gelişiminde neler olup bittiğini anlamazsa zararlı çıkar; ayrıca emziren annenin psikolojisinden de haberdar olması gerekir.

Bu noktada benim anladığım şekliyle bebeğin beslenmesinde ortaya çıkan sıradan bir sorunu betimlemek yerinde olur. Şimdi anladığım şekliyle demek istiyorum, çünkü bütün hekimlerin yaşadığı evrelerden ben de geçtim; beslenme sorunlarıyla fiziksel yönlerden başa çıkmaya çalışıp aynı üzüntüleri yaşadım; miktarları, beslenme aralıklarını, yağ-protein-karbonhidrat oranlarını değiştirdim, bir süt markasından ötekine geçtim. Sütün markasını değiştirmeden önce verilme biçiminin iyi olmasını şart koştuğum günü gayet iyi hatırlıyorum. Çoğu zaman anneye, birkaç gün sadece bebeğe uymasını tavsiye etmekle beslenme güçlüğünün tedavi edildiğini anlamam yıllar aldı. Şunu farkettim: Bebeğin ihtiyaçlarına göre davranmak anne için o kadar zevklidir ki, bunu moral destek almadan yapması mümkün değildir. Böyle bir tavsiyede bulunursam, sosyal hizmet uzmanıma her gün anneyi ziyaret etmesini söylemem gerekir, yoksa anne eleştiriler altında ezilip kendisini çok fazla şeyden sorumlu tutar. Halbuki uyulacak bir kural olduğunda, işler ters giderse başkasını suçlayabilir, yoksa içinden geldiği gibi davranmaktan korkar. Diğer taraftan eğer işler yolunda giderse, bebeği için doğru olanı yapma gücünü, yardım almadan kendi içinde bulduğunu hiç unutmaz.

Bunlar "fazla bilmeyi" gerektiren şeyler değildir. Sadece anne ile bebeğin birlikte yaptığı nedir, bunun değerlendirilmesi gerekir. İnsan bebeği sözkonusu olduğunda, koşullu refleksler düzeyinde düşünmek hiç uygun değildir.

Şuna açıklık getireyim, ben bebeğin beslenme düzeni oturtulurken, sahne arkasında olup bitenleri anlamadığı müddetçe pediyatristin körlemesine çalışacağını ileri sürüyor ve ona düşen görevi betimliyorum. Burada duygusal gelişim süreçleri ağır basmaktadır ve bunlar şizofreni hastalığındaki "yapbozlama durumu"nda (undoing) görülebilecek cinsten süreçlerdir.

Bu noktada oyunla ilgili bir şeyler söylenebilir. Memede oynanan ilk oyunun değeri çok fazladır çünkü bebeğin anneyi bulmasını sağlar, ayrıca onun anneyle öyle bir iletişim içine girmesini sağlar ki, anne böylece bebeğe doğru şekilde davranmaya hazırlanır. Oynama fırsatı olmaksızın, bebekle anne birbirine yabancı kalır. Burada eller çok önemlidir. On iki haftalık bir bebek bazan meme emerken, elini annesinin ağzına koyup onu besler.

W.H. Davies "Bebeklik" şiirinde şöyle der:

Dünyaya geldim yumruklarım sımsıkı,

Açtım ağzımı yumdum gözümü;

Dayadılar ağzıma bir meme,

Sustursun acı çığlıklarımı.

Bilmezdim -hiç de merak etmezdim-

Neymiş farkı kadının erkekten;

Ne zaman ki bir ışık gördüm birden

Başladı bütün sevinçlerim.

 

O büyük andan sonra çözüldü ellerim,

Başladım göstermeye

İki gözümle pek çok şey görürdüm ya

Vardı ellerimde onları kıpırtadacak güç:

Parmaklarım başladı şimdi çalışmaya,

Ve ayakparmaklarım da;

Ve parmaklarımla ileri uzanıp

Güldüm, gözlerim açık.

 

PSİKİYATRİ VE BEBEK BAKIMI

Şimdi bunları pskiyatristleri ilgilendiren bir konuya bağlamanın vakti geldi.

Bir kadının psikanalizinde şöyle oldu (hayatta başarılı olmuştu fakat giderek artan hoşnutsuzluğu ve artık hiçbir şeyin kendisine bir anlam ifade etmemesinden dolayı terapiye gelmişti): Benim hiç kıpırdamadan, tek kelime etmeden gayet sakin oturduğum bir seans oldu. Seansın en önemli özelliği benim tutumumdu. Sonraki seansta yine aynı şey oluyordu fakat bir süre sonra sigara almak için uzandım. Bu ufacık hareketimin sonucu adeta bir felaketti; durumu kurtaran tek şey ise hastamın neyin geldiğini anlaması oldu. Daha önce olandan dolayı ikimiz de biliyorduk ki anne-bebek ilişkisine geri dönmüştü. Sükunet içinde hastam annesinin kucağında yatıyordu. Ben o hareketi yaptığımda hastam (zihninde) elini uzatmaktaydı, böylelikle memeyi bulacaktı ve anne zaman içinde ona karşılık verip emzirmeye başlayacaktı. İkisi birbiriyle uyuşacaktı. Hastam bilinçdışı olarak tam da bu deneyimi arıyordu. Ancak ben kıpırdayınca büyüyü bozdum ve birden dadıya dönüştüm. (Hastam geçmişinde bir ay boyunca anne sütü emmiş, daha sonra biberonla beslenmek üzere dadıya teslim edilmişti.) Bu, doğal sürecin kesintiye uğraması anlamına geliyordu. Dadı birçok bakımdan hakiki anneden daha iyi bir anne olmakla birlikte -çünkü depresif değildi- beslenme vakti geldiğinde, gidip biberonu alması, hatta hazırlaması gerekiyordu ve herşey hazırlanıncaya kadar bebek, biberonu ya da sütü "yaratma" becerisini büyük ölçüde kaybetmiş oluyordu; biberon ya da süt kendisine gelen bir şey oluyordu ve onunla uyuşmaya çalışması gerekiyordu.

Bu tür klinik malzeme, bana başka analitik çalışmalardan bahsetmeye isteği veriyor. İster pediyatrist olsun ister psikiyatrist, psikanaliz uygulamayanlara bu işi yaparken duyduğunuz kaza kaza dipteki sağlam kayaya varma hissini, yani hakiki şeylerin tekrar yaşandığı inancının verdiği hissi anlatabilmek çok zor. Ne var ki, her birimizin yaşayabileceği çeşitli türden deneyimlerin bir sınırı var ve ister istemez bazı şeyleri meslekdaşların çalışmalarından öğrenmeliyiz.

Benim görüşüme örnek teşkil eden bir vakayla uzun zaman uğraştım. Bu hastaya biraz olsun yardım edebilmem için, o ne zaman gelirse hazır beklemem gerekiyordu. Hastamın ikiz kızkardeşi vardı ve annesinin ona ikizinden farklı davranması kendisi için hep üzüntü kaynağı olmuştu. Daha zayıf olduğu için ikizinin bakımını annesi üstlenmişti, ikizi anne tarafından beslenmiş ve onunla ilgilenilmiş, annenin yatağında o yatmıştı. Benim hastam ise iri ve güçlü olduğu için dadıya emanet edilmişti. Bilinç düzeyinde yeniden kurguladığı hikâye buydu. Erken bebeklikteki gerçek durum ancak aktarımda yavaş yavaş ortaya çıktı. Bu hasta bana akıl hastanesinden gelmişti. Epeyi ciddi boyutta kişilik bölünmesi vardı; ilk yirmi yılda (bebekliği hariç) itaat temelinde beklenmedik ölçüde iyi intibak sağlamıştı. Sonra çökmüştü. Böylece kendi benliğini bulma şansına sahip olmak ve dünyayla kendini (self) hakiki hissedebileceği bir ilişki kurabilmek için giriştiği uzun arayışı başlamıştı. Söylememe bile gerek yok, ne aradığını bilmiyordu; ve bir aşamada umutsuzluk içinde eklem romatizması geliştirdi. Bilinçdışında yatağa düşüp çaresiz kalmayı ve böylece ailesinin onun arzusuna uymasını amaçlıyordu veya romatizmayı bu şekilde kullandığını söyleyebilirim.

İhtiyacı olan şeyi analizden alma umudu beraberinde, sözünü ettiğim, benim onu hazır beklemem mutlak ihtiyacını getirdi. Bir süre, sokak kapısına kadar gelip, kapı çalınır çalınmaz benim açmam gerekti. Tedavi düzeneği içinde, bu ayrıntı etrafında sayısız oyunun döndüğünü hayal edebilirsiniz. Bazan yoldan bana telefon ediyordu, yoksa varlığıma inanamıyordu. Çok yorucu olmasına rağmen bütün bunları yapma sıkıntısına katlanıyordum çünkü diğer türlü onu görmenin bir faydası olmayacaktı; gelecek, konuşup gidecekti ama buluştuğumuz hissini yaşamayacaktı. Öte yandan, uzunca bir müddet bana doğrudan ulaşabilmesi, daima karşılığını buldu. Altı yılda çok şey oldu fakat bütün bunların temeli bana doğrudan ulaşabilmesidir. Her ne kadar bebeklik dönemine ait olsa da, ilk defa temel bir deneyim yaşıyor ve bu da, şu anda burada vakit darlığından ötürü size aktaramayacağım ayrıntılı malzemede açıkta görülüyor. Bu vakada çok kuvvetli bir gerileme unsuru var. Asıl travma bebeklikten çok, erken çocukluk dönemine dayanıyor ve uzun süre akıl hastası denebilecek bir dadının katı düzeni altında yaşamış olmasın kaynaklanıyor.

Bu fikirleri hastanın kafasına analistin soktuğu düşünülebilir. Buna karşı anlatacağım vakada, bir oğlan çocuğunun tedavisinden bir ayrıntı aktaracağım. Görünüşte zihinsel özürlü, fakat aslında bir çocukluk şizofrenisi, kuvvetli biçimde kontrol edilen bir içe dönüklüğe gerilemiş durumda. Çocuk beş yaşında bana geldi. İki üç ay bütün vaktini, sadece bana yaklaşıp sonra uzaklaşmakla geçirdi. Bana doğrudan ulaşmasına izin verme ve dışarı bırakma becerimi test etti.

Zamanla bu çocuk kendini bırakıp kucağıma oturmaya ve şefkatle temas kurmaya başladı. Sonraki evrede doğrudan ceketimin içine giriyordu; buradan onun başaşağı bacaklarımın arasından kendini yere bıraktığı bir kaydırak oyunu çıktı. Bütün bu zaman zarfında ben pek az sözlü yorum yaptım. Bundan sonraki evrede büyük bir bal ihtiyacı başgösterdi - savaş zamanıydı, bal zor bulunuyordu- bütün kaynakları tüketti; neyse ki sonunda onun yerine malt ile yağı kabul edip bunları da yalamadan yuttu. Bu sefer her şeye tükürük sürmeye ve bal kaşığına karşı tahripkârca davranışlarda bulunmaya başladı. Bekletecek olsam tükürüğü kapı eşiğinde su birikintisi gibi birikiyordu. Bütün bunlardan yavaş, fakat istikrarlı bir gelişme ortaya çıktı; gelişimi daha önce durmuş ve olumsuza dönmüştü.

Bu deneyimi esnasında adeta bir çocuğun erken bebeklik deneyimini tekrar yaşadığını ve içindeki bir ihtiyaçtan yola çıkarak dünyaya yanlış girişini düzeltip yeniden doğuşunu izledim. Bir ortamın başka bir ortamın yerini alışını gördüm. Bunun ardından sözlü yorumla analiz sadece mümkün olmakla kalmadı, şiddetle gerekli hale geldi. Fakat anlattığım evrede benim işim çocuğa belli bir tür ortam sunarak, onun kendi işini görmesini sağlamaktı.

Bütün bunlar ergenlerin takibine de doğrudan uyarlanabilir. İşte tipik bir ergen vakası. Özel okulda okuyan on altı yaşında bir oğlan okul doktoruna ısrarla bir psikiyatrist görmek istediğini söylüyordu. Sonunda istediğini elde etti ve anababası onu bana getirdi. Anababasından detaylı bir öyküsünü aldım. Oğlanla yaptığım görüşmede onu çökkün ve zayıf buldum. Yaklaşık bir saat boyunca kendisinden hiçbir şey alamadım; kendini ifade etmesi için de bir çaba harcamadım. Sonradan da anladığım gibi, bu görüşmedeki önemli nokta bana karşılık vermesi için onu hiç zorlamamış olmamdı. Ayrılırken ona kendisini bir ara tekrar görmeyi istediğimi söyledim.

Ondan tekrar haber çıkması telefonla oldu. Bir gün okuldan beni arayıp ertesi gün, Cumartesi günü, onu görüp göremeyeceğimi sordu. Görmem gerektiğini biliyordum, çünkü hareket ondan gelmişti ve ona uymak için her şeyi bir tarafa bıraktım. Telefonda, nasıl bir düzenleme yapacağımı düşünmeden, hemen evet dedim.

Bu şartlar üzerine odama çok farklı bir oğlan geldi. Beni gayet iyi kullandı; bir iki saat içinde ufak boyutta bir analiz gerçekleştirdi. Bunu önemli gelişmeler izledi, bu evrede kurulu bir analiz içinde haftalar sonunda elde edilecek gelişmelerden daha fazlasının olduğunu düşünüyorum. Sonraki tatilde oğlanın kendi isteğiyle okulu bıraktığını, kendine bir kariyer seçtiğini, üniversiteye gitmek için ayarlamalar yaptığını ve benimle veya bir meslekdaşımla analizden geçmesi için gereken süreyi ayırabileceği şekilde Londra'ya taşındığını öğrendim. Bu tür bir analize başlamak için doğru yolun bu olduğunu düşünüyorum. Şizoid tipte pek çok ergenin tedavisi başarısızlığa uğruyor çünkü tedavi, çocuğun kafasında bir analist bulma -bir bakıma yaratma - veya gerçek analistin kendini uydurmaya çalışacağı bir rol bulma yetisini gözardı eden bir temel üzerinde kuruluyor.

Eğer bu doğruysa, o zaman kurulu görüşme teknikleri, tanı koymak ve bir terapötik işlemi başlatmak olarak belirtilen amaçlarına ters düşmektedir. Kurulu teknik hastanın belli bir temas kurma yetisini boşa harcar; şizoid tipte bir vakada fırsatın boşa çıkması olumsuz terapi etkisi yaratıp zarar verebilir.

Şizofren bir ergen kızın analizinde şöyle bir yol izlemem gerekti: Onunla uzun süre sadece telefon üzerinden, beni aradığı zaman görüştüm veya analitik malzemeyi çalıştım. Yerleşik düzene girilse klostorofobi tetikleniyordu. Bu şartla iyi bir analitik çalışma yaptık. Sonunda düzenli zamana geçtik. Halbuki onu erkenden düzenli bir çerçeveye girmeye zorlasaydım, bu hasta benimle kendisi için anlamlı bir temas kuramayacaktı. Uzun süre ana konumuz bebeklerin nasıl bakıldığı ve beslendiğiydi; gerçekten de bana gelmeden önce bebek bakıcılığı yapıyordu ve baktığı bebeklere, aynen benden beklediği ve annesinden alamadığı bakımı sunuyordu. Annesi çocuklarını iyi beslediğinden emin olmak için yanıp tutuşması dışında harika biriydi. "Çocuklarımdan hiçbiri onlara verdiğim herhangi bir şeyi geri çevirmemiştir" derdi; profesyonel diyetisyen olduğu için hepsi topaç gibiydi, özellikle de benim hastam. Fakat bana gelene kadar bu kız, gerçeklikle kendi yönünden (açısından) temasa girmek nedir pek öğrenememişti.

Şimdi de bütün bunların kuramsal temelini nasıl gördüğümü anlatmak istiyorum. İyi durumda bebeğin beklentisi sınırı aşan (impinging) gerçekliği karşılar, işte bu noktaya "İllüzyon"u yerleştiriyorum. Anlamayanlar varsa eğer aşağıdaki hikâye anlatmakta yardımcı olabilir.

Geçenlerde sıcak bir günde, bir analistin öğleyin yemek saatinde fazladan seans yapması gerekmiş. Yorgunmuş; belki biraz da uykusu gelmiş. Sıradan, işinin ehli bir analist olmakla birlikte şunu yaşamış.

Pencereden dışarsını görebiliyormuş, biraz ilerde çatıda bir adam görmüş. Adam 45 yaşlarındaymış kafası da kelmiş. Adam sandviçini bitirmiş, atyarışı gazetesinin öğlen baskısı elinden düşmüş. Görüldüğü kadarıyla uyuyakalmış.

Bütün bunların yarı farkında olan analist, eğer arkası gelmese hepsini unutacakmış. Herkes bilir, sürekli bir gürültüyü ancak ses kesilince duyarsınız. Bu durumda da rahatı kaçıran adamın hiç kıpırdamamasıymış. Yarım saat sonra analistin kafasına adamın artık uyanması gerektiği fikri gelmiş. Bunun üzerine birden hop! adamın kafası büyümüş ve çatının herzamanki süslemesi olan o taştan küreye dönüşmüş. Uyuyakalan adam görüntüsü arkadaşımın kendi uyuma isteğinin bir işareti haline gelmiş. Arkadaşım varsanılarını, onları içinde tutacak durumlara kapatmayı becerememiş.

Geri dönecek olursak, iyi durumda bebeğin dürtüsü ya da beklentisi sınırı aşan (impinging) gerçekliği karşılar.

Paylaşılan dünyanın bebeğe sunulması esnasında başarısızlık yaşanırsa, bunun sonuçları nelerdir? Grafikle gösterecek olsak, aşırı başarısızlıkta birbirine paralel iki çizgi çıkar. Bebek kendi doğal yoksulluğu içinden yaratırken, dünya da beyhude şekilde sınırı aşmaya devam eder. Çizgiler hiç kesişmez. Bu farazi durumda, beyin kapasitesi normal dahi olsa, zihinsel yetersizlikle karşılaşmayı bekleriz. Genelde ilkel evrede bir dereceye kadar yarılma görülür; böylece bebek kendi yarattığı dünyayla, bizimle paylaşılmayan bir ilişki kurmanın temellerini atar. Bu dünyaya sihir hakimdir, öte yandan bebek dış dünyanın sunduğu bakıma bouy eğer; boyun eğmek işine gelir çünkü bu ona hayat verir, fakat aynı zamanda da çocuk için aşırı derecede tatminsizlik yaratıcıdır. Daha sonra çocukluk veya erişkinlikte, eğer bu boyun eğme çocuğun tüm doğallığını içinde taşıyan öteki çizgiden fazlaca yalıtılmışsa, bu sefer sekteye uğrar (break down). Bu paralel yollar analitik çalışmada düzenli şekilde ve en basit haliyle, seansların iki versiyonu olduğunu söyleyen hastanın sözlerinde kendini gösterir; bu iki versiyon analistle yapılan sıkıcı seans ile sonradan hastanın hayalindeki analistle yaptığı işe yarar asıl seanstır.

PEDİYADRİST İLE PSİKİYATRİST

Buradaki önemli nokta, insana özgü temas ve iletişim olgularını araştırırken, pediyatrist ile psikiyatristin birbirine fena halde ihtiyacı olmasıdır. Sözgelimi, az sayıda psikiyatrist ilk emzirme deneyiminin ayrıntılarıyla ile ilgili olarak anneden güvenilir bir tarihçe almayı başarabilir. Oysa psikotik bir vakada, anne-bebek ikilisinin ilk deneyimleri ustaca bir soruşturmayla en ince ayrıntısına kadar öğrenilmediği müddetçe hastalık öyküsü tam alınmış sayılmaz. Pediyatristin de psikiyatriste ihtiyacı vardır. O da psikiyatrik hastalığı olan bebeği kendiliğinden teşhis etmekte zorlanır; çünkü karşısında sağlık fışkıran, hiç zorluk çıkarmayan, yaramazlık yapmayan, gayet yumuşak ve uslu bir bebek olabilir. Hakikaten hasta bebek her zaman özellikle uslu olabilir; "doktor bey, evde bebek var demezsiniz", koltuğun kenarında bıraksanız kıpırdayıp düşmaz, vs. Sağlıklı bebekler ağlar; ne olursa olsun hep istekle almazlar; kendi iradeleri vardır; yani başınıza dert olurlar. Muhakkak sağlıklı bebekler anne için hasta bebeğin hiç olamayacağı kadar ödüllendirici bebeklerdir; ne kadar sıkıntı verirlerse versinler, kendiliğinden sevgi duyguları göstermeleri, olumsuz özelliklere kıyasla çok teşvik edicidir.

Tedavi uygulaması konusunda, bebek bakan kişilerin (anneler ve dadıları kastediyorum), şizoid gerileme ve konfüzyon hali içindeki her yaştan insanla ilgilenen kişilere öğretecekleri şeyler olduğuna inanıyorum. İstikrarlı fakat kişsel bir ortam sunmak, sıcaklık vermek, beklenmedik ve öngörülemez durumlara karşı koruma sağlamak, güvenilir şekilde ve tam zamanında (hatta hastanın kaprisleri uyarınca) besin vermek, bütün bunlar şizoid vakaların bakımında yararlı olabilir.

Ancak şu an psikiyatrist için önemli olan uygulama değil kuramdır. Ben şizofreni, manik-depresyon ve melankoliyi incelemek için en uygun yerin bebek odası olduğunu ileri sürüyorum, eğer söylediğim doğruysa o zaman psikiyatrideki bazı modern eğilimler yanlış demektir.

Şu soru sorulabilir: Sıradan insanların gerçeklikle temas konusunda tutumu nedir? Doğal olarak gelişim ilerledikçe, zorlukları tersine çeviren bir sürü şey olur, çünkü nesnelerin içe alınmasıyla (incorporation) ortaya çıkan zenginleşme, psişik olduğu kadar da fiziksel bir olgudur. Aynı şey içe alınmayla ilgili de söylenebilir, dünyanın sonuçta daha verimli bir yer olmasına katkımız da dahil olmak üzere -en önemsiz insan bile bu ayrıcalığa sahiptir. Özellikle de cinsel yaşam, iki bireyin tam anlamıyla birbirine karışması, bebek yapma dolayımıyla insana zorluğu tersine çevirmenin bir yolunu sunar. Fakat hayatta olduğumuz müddetçe, "gerçeklikle temas" denen kaba meselenin yaşamsal bir mesele olduğunu hisseder ve başlangıçta gerçeklik bize nasıl sunulmuşsa, biz de bu meseleyle öyle yaklaşırız. Bazılarımız için nesnel olarak doğrulanabilen şeyi kullanma becerisi veya öznel olanı nesnelleştirme becerisi o kadar kolaydır ki, temel illüzyon sorunu ortadan kalkar. İnsanlar hasta veya yorgun olmadıkları müddetçe, gerçeklikle ilişki sorununun veya evrensel olarak herkesin varsanı görebileceğinin farkına varmazlar. "Delilerin hamuru farklı" diye düşünürler. Öte yandan bazılarımız kendimizde öznel olana doğru bir eğilimin farkındayızdır, bu bize dünya işlerinden daha anlamlı gelir. Böylelerimize akıl sağlığı yerinde kişiler sıkıcı, gündelik terane ise yavan gelir.

Çıkış yollarından biri de rüya görüp bu rüyaları hatırlamaktır. Uykuda sürekli rüya görürüz. Uyandığımızda ise rüya dünyasından gerçek hayata birşey taşıma ihtiyacı hissederiz. Tıpkı rüyanın dokusuna giren gündelik işleri ayırt etme ihtiyacı da hissettiğimiz gibi.

Bunun dışında, öznel ile nesnel arasında olması gereken köprüleri büyük ölçüde sanatsal yaratıcılık ve sanatsal deneyim aracılığıyla sürdürmez miyiz? Bana kalırsa tam da bu nedenle, bütün sanat dallarında yaratıcı kişilerin tek başına mücadelelerine büyük değer veririz. Sanatçı hem kendi adına, hem de hepimiz adına hiç durmadan, sonu gelmeyen parlak savaşlar kazanır. Son, doğru olmayanı, yani dünyanın sunduğu şeyin kişinin yarattığıyla aynı şey olduğunu bulmaktır.

Konuyu biraz genişleten bir örnekle konuşmamı bitiriyorum. Adam rüyasında arabayla bir tepeye çıkarken, daha büyük bir arabanın tepeden aşağıya doğru süratle üzerine geldiğini görür. Kısa bir rüya. Adam direksiyonu sola kırar, fakat uyanmasa korkunç bir çarpışma olacağını bilir. İsteğin yerine geldiği bir rüyadır. Uyanınca, küçüklüğünde annesiyle dolaşırken kafasını bir direğe çarptığını hatırlar. Hatırlaması kolaydır, hiç unutmadığı bir olaydır bu. Birden hatıranın sahte olduğunun bilincine varır. O annesiyle yürürken, annesiyle yürüyen bir başka çocuk dalgınlıkla posta kutusuna çarpmış, kafası fena halde yarılmış ve epey kan akmıştır.

İşin aslı şu: Adam "gerçeklikle temas"la ilgili analizin sonucunda, posta kutusuna çarpan o çocuğa imrendiğini anlamıştı. Yani, bu çarpma olduğu sırada ona o kadar gerçek görünmüştü ki, bu durum oidipal arzularının bastırılmasını takiben, annesiyle temasındaki gerçeklik duygusunun giderek artacak ve sıkıntı verecek şekilde ketlenmesi ve eksilmesiyle tezat oluşturmuştu.

Analizindeki bu adımdan sonra adam, çocukların gangster filmlerindeki korkunç olayları, yere çakılan savaş ve bombadıman uçaklarını ve bu gibi başka şeyleri sevmelerine başka gözle bakmaya başladı. Böylece ben de, çocukluk davranışının bütün o karmaşık psikolojisini çözmeye çalışırken, gerçekdışılık ve temas kaybı duygularının yarattığı tehdidi göz ardı etmenin hiç de akıllıca olmayacağını her zamankinden daha açık biçimde anladım. Psikiyatristlerden oluşan bir topluluk karşısında, aynı şeyin yetişkinlerin incelenmesinde de geçerli olduğunu eklememe bilmem gerek var mı?

Rutin hakim olduğu anda, dış gerçekliğin anlamsızlaştığını hissedenler mutlaka resmin ve müziğin getirdiği tazelenmeye ihtiyaç duyarlar. Uzun süre temas kaybının ardından iyileşmeye yüz tutan bir tanıdığım, Van Gogh'un resimlerindeki rengi acı verecek kadar gerçek bulduğunu söyledi. Renk tıpkı adamın rüyasındaki araba gibi üstüne üstüne geliyordu. Fiziksel olarak fazla gelmişti ona renk. O gün galeriden çıkması ve başka gün tekrar gelip gezmesi gerekmişti.

Çocukların tedavisinde de benzer olaylar gözlemlenebilir. Gerçekdışılık duyguları şiddetle yeni bir şey isteme biçiminde kendini gösterir. Erken dönem beslenme düzeninin kurulması sırasında, sürekli bir yiyecekten ötekine geçirilen ve her seferinde birkaç gün iyi gittikten sonra ilgisini kaybeden bebeğin sorununda ortaya çıkar. Halbuki "yeni" olan da can acıtır. Şunu aklımızdan çıkarmamamız gerekir ki, renk arkadaşıma nasıl geldiyse, yeni de - ister tat olsun, ister doku, görüntü veya ses- bebeğe öyle gelebilir ve canın yakabilir. Sıradan iyi bir anne yenilikte ölçülü davranır; yenilikleri bebeğin onlara uyum sağlama becerisi ölçüsünde verir. Dediğim gibi psikiyatride belki de, kendi içine çekilmiş bir insana dünyadan son derece basitleştirilmiş bir kesit sunarak, acı verici izlenimler yaşamadan ona ağır ağır dönüp geleceği bir dünya sunarak, onu dışarı çekmek mümkün olabilir. Sınır durumdaki vakaların analizinde, analiz seansının sınırlı çerçevesi içinde bu tür bazı şeyler sağlanmaktadır ve bunlar sözel yoruma dayalı çalışmanın önkoşuludur.

ÖZET

Dikkatinizi tek bir süreç üzerinde, bireyin paylaşılan gerçeklikle teması ve bunun bebeğin yaşamının başlangıcından itibaren gelişmesi üzerinde yoğunlaştırmaya çalıştım. Çocuk hekimi ile psikiyatristi, her biri için klinik anlam taşıyan tanımlamalar üzerinde anlaşmaya ve işbirliğine teşvik edebildiğimi umuyorum. Bunun için, gerçeklikle temasın normalde nasıl kurulduğunu inceleyerek göstermeye çalıştım.

Psikosomatik bozuklukları bir tarafa bırakmam, genel endişe hallerine kulak tıkamam, depresyon, hipokondria ve perseküsyon kuruntularına sırtımı dönmem zor oldu. Bütün bu hastalıkların, pediyatristin yaptığı işte gün be gün etkisi vardır. Çocuklarda zannedildiğinden çok daha sık rastlanan patolojik psikotik gerilemeler ve psikotik çarpıtmalardan uzak durmaya çalışmam zor oldu. Ayrıca tek bir süreç seçip, bütünleşme ve beden duyumu süreçlerini gözardı etmek de zordu. Ancak bu haliyle bile, aktarmak istediklerim bir oturumda rahat dinleyebilecek miktarı aşıyordu. Kendimi şöyle teselli ediyorum, eğer bir şey karmaşıksa, onun basit olduğuna dair yanlış bir izlenim uyandırmaktansa, karmaşık olduğu fikrini iletebilmek daha iyi.

Bu konular felsefeciler ve psikologlarca tartışılagelmiştir. Her ekolden psikopatolojistler de gördükleri hakkında ne düşündüklerini kendilerince ifade etmeye çalışmışlardır. Ben de size kendi klinik çalışmam ve psikanaliz eğitimimden harmanladığım görüşümü sundum.

Çeviri: Nilüfer Erdem

Sonraki ünvanıyla Profesör Sir James Spence.

Bkz. sf 33 (orijinal kitapta)

Daha açık bir betimleme için bkz. sf 152 (orijinal kitapta)

Bugün olsa korku temalı çizgi romanları da eklerdim (1957)

 

Ender Herdurak Film Çalışmaları..

Image
 
"TRUMAN SHOW"
 
24 Mart 2010 Carsamba
20.45
Icgoru Psikoterapi Merkezi
 
Devamını oku...
 

Etkinlik Takvimi..

Şubat
OLGU/0-6 Yaş Çocuk Değerlendirme ve Aile Eğitimi Paket P...
Şubat 23, 2010 - Mart 24, 2010
Mart
PsiKe/ Fare Adam- Psikanaliz ve Psikopatoloji
Mart 15, 2010
IPD ve ICEPPD/ VII. Çocuk Psikanalizi Günleri: Okul Dönem...
Mart 19, 2010 - Mart 20, 2010
VII. Çocuk Psikanalizi Günleri
Mart 19, 2010 - Mart 20, 2010
3. Nöropsikiyatri Günleri
Mart 20, 2010 - Mart 21, 2010
Kognitif Terapi Kuram ve Uygulama
Mart 20, 2010
PsiKe/ Hanna Segal'de Yaratıcılık ve Simgesellik
Mart 20, 2010
PsiKe/ Yas ve Melankoli (1917), Manik Depresif Durumların...
Mart 22, 2010
PsiKe/ Vaka Çalışması- Psikanaliz ve Psikopatoloji
Mart 29, 2010
RPTD/ Klinikte Çocuk Çizimlerinin Kullanımı
Mart 30, 2010
Nisan
IPD/ Uluslararası Psikanaliz Birliği 100. Kuruluş Yıldönü...
Nisan 03, 2010
PsiKe/ Terapötik İşbirliği- Psikanaliz Ve Psikopatoloji
Nisan 05, 2010
PsiKe/ Bir Yanılsamanın Geleceği- Psikanaliz ve Sosyoloji
Nisan 12, 2010
16. Ulusal Psikoloji Kongresi
Nisan 16, 2010 - Nisan 18, 2010
Dr. Christine A. Padesky: Kognitif Davranışçı Terapi Eğit...
Nisan 17, 2010 - Nisan 18, 2010
PsiKe/ Totem ve Tabu, Musa ve Tek Tanrıcılık -Psikanaliz ...
Nisan 19, 2010
PsiKe/ Uygarlığın Huzursuzluğu- Psikanaliz ve Sosyoloji
Nisan 26, 2010
RPTD/ Ergenlikte Mazoşizm Sorunsalı
Nisan 27, 2010
Mayıs
PsiKe/ Vaka Çalışması- Psikanaliz ve Sosyoloji
Mayıs 25, 2010
RPTD/ Ruhsal Dünyanın İşleyişini Değerlendirmede Peri Mas...
Mayıs 25, 2010
PsiKe/Angela Mauss Hanke: Aşk Kaygısı ve Amazonlar
Mayıs 29, 2010
Haziran
17. Sosyal Psikiyatri Kongresi
Haziran 02, 2010 - Haziran 04, 2010
19. Anadolu Psikiyatri Günleri -önduyuru-
Haziran 16, 2010 - Haziran 18, 2010
Melanie Klein Trust Conference - 26 June 2010
Haziran 26, 2010
Temmuz
UMICH/ Summer Institute in Cultural Neuroscience
Temmuz 19, 2010 - Temmuz 29, 2010
Eylül
RPTD/ Bedensel bir Patoloji olarak FMF ve Ruhsal Örgütlenme
Eylül 28, 2010
Ekim
33. Uluslarası Kendilik Psikolojisi Kongresi
Ekim 21, 2010 - Ekim 23, 2010
RPTD/ Sınırda Bir Ergen ve Rorschach Testi
Ekim 26, 2010
Kasım
RPTD/ Çocukta Depresyon ve WÇZÖ-R (WISC-R)
Kasım 30, 2010
Aralık
RPTD/ Paranoya Vakasını Rorschach ile Yorumlama
Aralık 28, 2010
Takvim
Bütün hakları saklıdır. © icgoru.com, 2009