• Anasayfa
  • Etkinlik Takvimi
  • Film Çalışmaları
  • Çalışanlarımız
  • İletişim
  • Makaleler
  • Kitaplar
  • Dergiler
  • Filmler
  • Bağlantılar
Anasayfa arrow Makaleler arrow Christo Joannidis, Öteki Hasta

Öteki Hasta

Christo Joannidis

Çeviri: Hakan Kızıltan

 

Kendimi, her cinsel eylemin içinde dört kişinin yer aldığı bir süreç olduğu fikrine alıştırıyorum.

Freud, 1899

 

Hakikatin kaynağının fotoğrafı çekilebilir pekala; ancak bu kaynak, fotoğrafçı ve aletince bulandırıldıktan sonraki kaynaktır.

Bion, 1962

 

Bu makale, psikanalitik etkileşimin kabul gördüğü kadar bir o kadar da görmezden gelinen yönüne odaklanmaktadır. Herbir analistin aynı malzemeye ne kadar farklı tepkide bulunduğuna, analist ve analizan arasındaki "uyum"un önemine veya "analistteki çözülmemiş patolojinin derecesi"ne dair çeşitli yorumlar işitmek hiç de nadir değildir. Öyle görünüyor ki, bu ifadelerde analistin ulaşmak için gayret göstermesi gereken ideal bir duruma; nötral, "tabula rasa", ayna gibi olma haline işaret edilmektedir. Bu gerekliliği yerine getirmede çoğunlukla yetersiz kalındığı tereddütsüz kabul görse de hala söz konusu duruma ulaşmak için çaba gösterilmesi gerektiğinde ısrara devam edilmesi bu gerçekliğe kayıtsız kalındığının delilidir.

Makale, nötralite için gayret gösteren analist fikrinin epistemolojik olarak savunulamaz olduğunu ve katılımcı gözlemcinin katılım özelliği ne kadar hafife alınırsa veya yalnızca analitik denklemden çıkarma güdüsüyle dikkate alınırsa, söz konusu özelliğin bilincin altına itileceğini ve bilinçdışı alanda denetimsiz bir serbestliğe kavuşacağını iddia etmektedir.. Perhiz ve nesnellik idealleri, sonrasında muhtemelen dar bir bakış açısını teşvik etme riskini ortaya çıkaracak bir yanılsamanın gelişimiyle sonlanacaktır. "İnsan iletişimde bulunmadan edemez" diyen o meşhur sistemler teorisi deyişini bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, analistin kişisel varlığının hem analizanı hem de süreci etkilememesinin mümkün olmadığı görmek büyük önem taşır. Sonuç olarak, herhangi bir analizin inceleme nesnesi yalnızca analizanın bilinçdışı veya ruhsal yapısı;yansıtmaları ve diğer savunma mekanizmaları;travması ve ıstırabı veya gelişimsel duraksamasından ibaret değildir;analiz odasında oluşan ilişkidir. Analizanın içsel hakikatini arayışta ifadesini bulan analizin uzun vadeli hedefi değişmeden kalmakla beraber günbegün odaklanmanın inceleme nesnesi, iki özneden birinin kasten ve bilinçdışı olarak "bir maske giyme"yi seçtiği (Kennedy,1998) diğerininse en azından bilinçli olarak bunun böyle olduğunu kabul ettiği oldukça özel şartlar altında gerçekleşen burda- ve- şimdiki etkileşim olmalıdır.

İçsel nesnelerin veya içselleştirilmiş temsillerin yalnızca ebeveyn figürlerinin içselleştirilmiş çarpıtmaları olarak değil de öznel deneyim (Sandler,1998) alanının dışında işlemsel şablonlar olarak işlev gören içselleşmiş ilişki yapıları olduğunu nasıl artık kabul ediyorsak, benzer şekilde analizin odağında artık bir kişinin içsel dünyası değil iki kişinin içsel dünyalarının etkileşimi yoluyla yaratılan bulunmaktadır (Ogden,1994).

 

TEORİK ARKAPLAN

 

1915'te Freud hastanın ve analistin bilinçdışıları arasında, farkındalık alanının dışında gerçekleşen bir iletişimden bahseder. Analizanın analiste olduğu gibi analistin de bilinçdışı bir şekilde analizanla iletişime girdiği bariz bir gerçektir. Zaten başka nasıl olabilirdi ki? Sadece birkaç ay veya yıl önce kendisi analizan olarak aktarımda bulunan, bilinçdışı savunma mekanizmalarını sonuna dek kullanan, yansıtmalı özdeşleşmede bulunan analistin divandan sandalyeye geçtiği an tüm bunları bir anda bırakacağını iddia etmek bizzat kendi teorimize ihanet etmek olurdu. Hakikat muhtemelen Searles'ün (1978) cesur çıkışına daha yakın durmaktadır; kişinin kendi analizi heyecan yelpazesini daraltmaz, daha ziyade hiçbir tekil heyecansal tutumun diğerlerine hükmetmediği daha iyi bir ahenge ve dengeye ulaşmasını sağlar. Sandler (1976) "düşüncelerin, istemlerin ve fantazilerin gizil içeriğinin bilinçdışı bir tarzda iletişiminin hastadan analiste olduğu kadar analistten de hastaya doğru sürekli biçimde aktığına ikna olmuş"tur.Bunun yanısıra, Bollas (2000), Lichtenstein (1977) ve birçok Fransız yazar sıkça model paradigmamız olan etkileşim içinde annenin bilinçdışının bebeğin ruhsal yaşamı üzerindeki muazzam etkisine işaret etmektedirler.

Analizanların analistin bilinçdışını okuma ve analistin kendisinin dahi farkında olmadığı özellikleri açığa vuran değişimleri gözleme eğilimi ve becerisi artık kaçınmayı göze alamayacağımız üç temel meseleyi gündeme getiriyor:

 

Maskenin nüfuz edilemezliği yanılgısı

Analist sürekli kendini açığa vurmaktadır. Görünüşü, sesi,dili kullanışı,sosyal becerileri,mekanının estetiği ve yapmış olduğu diğer kaçınılmaz seçimler gibi basit görünür özelliklerden; hangi noktada yorumda bulunmayı tercih ettiği (Renik,1993), yorumlamak üzere aktarım içinden veya dışından, neyi seçtiği, hangi kavramsal modeli kullandığı,söz konusu modele ne tutarlılıkta sadık kaldığı ve eğer değiştirirse bunu ne zaman yaptığı gibi daha hassas belirtiçlere dek hemen hepsi oldukça önem arz etmektedir( Klauber,1986).

Bunlar aynı zamanda analizanın gözlemde bulunmak ve analizinde bulunduğu şahsın kim olduğuna dair yaşantılamasına dahil etmek üzere kullandığı malzemelerdir. Sandler (1976), bilişsel olarak muhtemelen farkında olmadığı motivasyonel güçlerin altında hareket eden analistin serbest hareket eden davranışsal tepkiselliğini betimler.Köklü bir geleneğe sahip olan analist-merkezli yorumlama tarzı ( Langs,1978, Casement, 1985, Bollas, 1987, Steiner, 1993) pervasız ifşa ve davranış ile- şüphesiz ki bir tacizdir - analizanın heyecansal tepkilerine ve algılarına duyduğu güveni sarsacak eziyet edici bir ikilem arasında hassas bir dengenin muhafaza edilmesi gerektiğinin altını çizer.

Bu ikilem aynı zamanda analistin dürüstlüğüne olan güveni etkileyecek ( Little, 1951) ve gerçeklik hissini (Searles, 1978) sarsan ani uyarılma ve frustrasyon değişimine bağlı parçalanmayı teşvik edecektir. Analist, "şöyle ve şöyle davranmanıza karşılık olarak şöyle ve şöyle duygulara kapılan bir nesneyle birlikte olduğunuzu hissediyorsunuz" yorumunu yaptığı vakit analizandan hipotetik (veya zaman zaman oldukça gerçek) bir yanıt almaya hazır olmalıdır: "Peki, gerçekten siz bu duyguları yaşıyor musunuz?" Aksi takdirde, analitik atmosfer, kişinin bilemeyeceği veya hakkında konuşamayacağı (Little,1951) şeylerin varolduğuna dair bir hisle yüklü olacaktır. Sır saklayan bir analist, der Kennedy (1998) analizanı analistten gizlediği sırlara sahip olmaya ve dolayısıyla ayrı tutulan fantezi adacıkları geliştirmeye davet etmektedir.

Anna Freud'un nötraliteyi ego,id ve süperego karşısında eşit mesafeyi muhafaza etme becerisi olarak kavramsallaştırdığı klasik tanımı sanki yalnızca analizan için geçerliymişçesine sıklıkla yanlış bir şekilde yorumlanmaktadır. 1957 gibi erken bir tarihte Racker aşağıdaki ifadeyi dile getirmiştir. "Gerçek şu ki [analitik ortam] her iki egonun id,süperego ve dış dünyadan kaynaklanan basıncın etkisi altında olduğu iki kişilik sistemi arasında geçen bir etkileşimdir; her bir kişilik kendi içsel ve dışsal bağımlılıklarına, kaygılarına ve patolojik savunmalarına sahiptir-ve bu [iki] kişiliğin her biri analitik ortamdaki her olaya tepki verir." (s.132) Bu noktada, analist için de kendi üç psişik yapısına eşit mesafedeki konumunu muhafaza etmesinin hayati olduğunu belirtmek gerekmektedir.Bu eşit mesafeyi korumadaki başarısızlık ve analistin gerçekliğe dair bilinçli yorum ve algılarının gerçekliğin bizzat kendisini temsil ettiğini öne sürmek (Hoffman, 1983) ve analistin bilinçli gerçekliğinin analizanın gerçekliğinin ona göre kıyaslanması ve tadil edilmesi gereken bir norm olduğunu varsaymak (Parsons, 1986) ego tarafına ciddi bir kayıştır ve eşit mesafeyi kaybetmektir. Renik (1993) analistin kendi öznelliğinin ötesine geçebilme imkanına sahip olduğu inancından kaynaklanan kendini idealleştirmesinden bahsederken sanırım bu hayati öneme sahip olan bu eşit mesafeyi koruma başarısızlığına işaret etmekteydi. Bu başarısızlık dayatmaya neden olabilir ve Brenman Pick'in (1985) işaret ettiği gibi "analistin ayrı tutulan heyecansallığı geri döndüğünde, dışavurumun tüm risklerini de beraberinde getirir" Şimdiye dek ayrı tutulan heyecansallığın geri dönmeyeceğini düşünmenin zihinsel yaşamla ilgili teorilerimizin bizzat kendisiyle ters düştüğünü vurgulamaktadır Brenman Pick.

Psikanalitik etkileşimin hayati bir öğesi diğeri tarafından anlaşılma / onaylanma deneyimidir (veya bunun yokluğudur ). Saf entelektüel bir anlayışın ne mümkün olduğu ne istendiği ne de gerçekte herhangi bir anlamı olmadığı dikkate alındığında, analistin üzerinde odaklandığı şey duygusal izlenimdir; bir başka deyişle analizanın analistin şahsını nasıl etkilediğidir. Analist ister kapsayan - kapsanan modelini (Winnicott), ister rol - tepkiselliği modelini (Sandler) veya ister klasik modeli kullansın, analizanın varlığının analist üzerindeki etkisi ve analistin bu etkiye tepkisini kapsayan asıl mesele değişmez.

Searles (1978) analisti, analizanın onun üzerinde etki yarattığını -ki"en güçlü direnç kaynağı"dır- itiraf etmeye zorlamak gerektiğini ifade eder. Öznelliğinin fark edilmesine izin vermeyen bir analist, kendini analizana bir özneden ziyade bir nesne olarak deneyimlenmek üzere takdim etmektedir (Benjamin, 1988). Böylesi çarpık ilişki kurmanın kaçınılmaz sonuçları olacaktır kuşkusuz.

Psikanalitik olmayan bir bakış açısından, iki kişi arasındaki etkileşim, onaylama ve onaylanma arzusunun karşılıklılığını gerektirir. Psikanalitik literatürde Freud'un nesne sevgisini kaybetme korkusu ve bunun ilişkisel faaliyetin oluşumunda ne denli etkin olduğuna dair ifadelerinin bununla ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Söz konusu durum hem analizan hem de analist için geçerlidir.

 

Hastanın analiste dair algısının ( yani,aktarımın) nitel bir çarpıtma değil nicel bir çarpıtma olması

Analistin analizan tarafından yaşantılanma tarzı aktarım alanı içinde kalmaktadır. En üst otoriteden (Freud) biliyoruz ki, analizan analistin özelliklerini, aktarım öğeleri olarak kendi çarpıtmalarını / içsel fantazilerini gerekçelendirmek üzere kullanır. Neyin analiste neyin hastaya ait olduğunu ayırdetmek bilindiği üzere güçtür ( Bollas,1987) ve bir çok teorisyenin, analizanın analiste dair algısının gerçek veya aktarımsal olduğuna bakmaksızın teknik olarak aynı muameleye tabi tutulması gerektiğini savundukları dikkate alınırsa (Hinshelwood, 1985; Steiner, 1993) bu belirsizlik ve paradoks öyle görünüyor ki ebediyen kavramsallaştırmanın bir parçası olarak kalacaktır.

Bu belirsiz halden tüm durumu, bilinçdışı da olsa, analizanın insiyatifine atfetmek ve analistin katkısını dışlamak kısa ancak önemli bir adımdır. İki olası tutum söz konusu: Belirsizliği muhafaza eden bir tutum ve kesinliğe doğru kısa adımı atan diğer tutum. İkinci tutum analitik süreç içerisindeki duygusal atmosferin tetikleyicisi olarak analizanı görür ve analisti iletilerin (ve/ veya yansıtmaların) hassas alıcısı ve sonrasında ya aktarımın etkisiyle (karşıaktarım davranışı) veya uzun bir "bilmeme" süresi sonrasında bile olsa analitik olarak tepki veren biri olarak değerlendirilir. Öte yandan ortaya çıkan durumu yalnızca analizanın yaptıklarına atfetmekten kaçınan temkinli tutum tercih edilirse çok daha karmaşık ve cesaret kırıcı bir yapıyla karşı karşıya kalırız. Bu yapı kaçınılmaz olarak yukarıda betimlenen dinamiğin çift - yönlülüğünü içermek amacıyla psikanalitik etkileşime dair tanımlamamızı genişletecektir.

a)Analizanı tetikleyici ve analisti tepkide bulunan birim olarak ele almayla beraber

b) analisti tetikleyici ve analizanı tepkide bulunan birim olarak değerlendirmek gerekecektir ve analizin inceleme nesnesi de bu durumda bu eşzamanlı boyutların içiçe geçişini fark etmek ve yorumlamak olacaktır.

Tarachow (1962) "hem hastanın hem terapistin karşılıklı dışa vuruma yönelik temel bir itkiye sahip oldukları"nı söylerken benzer bir noktaya parmak basıyordu. Parsons (1986) bunu hastanın analiz için önem arzeden şeye yanıtı olarak betimlerken Little (1951) hastanın analiste ayna tutmasından bahseder.

Renik (1993) öte yandan, analistin yaptığı herşeyin, bütünüyle kurtulmak şöyle dursun azaltılması bile dahi mümkün olmayan bir sınırlama olduğunu ifade ettiği analistin psikolojisine dayandığını kışkırtıcı bir şekilde öne sürer. Aynı zamanda Lacan'a ve onun her analizde bir dereceye kadar telkinin kaçınılmaz olduğuna ve bunun sonuçlarına dikkat çekmeye çalışan, analisti "le sujet suppase sawair" olarak kavramsallaştırmasına göndermede bulunur. Hoffman (1991), ilk kez Loewald (1986) tarafından ortaya konan ve analistin etkileşim dizisini başlatan kişi olduğunu vurgulamak amacıyla analistin deneyimini aktarım olarak adlandırılmasında olduğu gibi analizanın analiste yönelik tepkiselliğini vurgulamak amacıyla hastanın deneyimini karşı aktarım olarak adlandırmanın da aynı haklı gerekçelere sahip olduğunu belirtir. Diğer teorisyenler ise hastayı; analistin terapisti gibi davranan (Searles, 1978), analistin öznelliğine tepkide bulunan (Aron, 1991) veya analistin karşıaktarımını ve karşıaktarımın yansımasından başka bir şey olamayan serbest çağrışımlarını izleyen biri olarak(Langs, 1978) görmektedirler.

c) Analist tarafından iletilen şeyin özü; analistin- içgüdüsel veya savunmacı-gereksinimleri.

Analistin kişiliği meselesi oldukça derin bir mevzudur ve böyle bir makalenin meselenin sahip olduğu karmaşıklığı hakkıyla ele alması mümkün gözükmemektedir. Analistin bilinçli ve bilinçdışı motivasyonu; bilinçli ve bilinçdışı gereksinimleri ve savunmaları ve bunların nasıl kaçınılmaz biçimde ve çoğunlukla bilinçdışı şekilde psikanaliz sürecini etkilediği meselesini ele almaya girişirken, değişik teorisyenlerce ortaya konmuş içgörülerden bazılarını kapsayacak kısa ve eksik bir gözden geçirmeyle yetineceğim:

Aktarım yorumlamalarından kaçınma yönünde bir eğilime işaret edilmektedir - yorumda bulunma aleyhine işleyen karşı bir direnç - zira söz konusu müdahaleler analizanın libidosunun tüm etkisini analiste aktarmakta ve dolayısıyla analistin kendi bilinçdışı itkileriyle olan ilişkisini teste tabi tutmaktadır. Aktarımı yorumlamadaki isteksizliğini analistin bilmeme arzusunun etkileyebileceği de ifade edilmiştir. (Strachey, 1934; Racker, 1958; Klauber, 1986; Hinshelwood, 1985; Brenman Pıck, 1985) Buna mukabil, aktarım yorumlamasındaki ısrarcılık veya seçicilik büyüklenmecilik ve kendilik - önemi hislerinin ( E. Jones, 1913) veya analizanın duygusal hayatında merkezi bir konuma gelmeye yönelik fantazileri içeren idealleştirmeye duyulan narsisistik arzuların göstergesi olarak yorumlanabilir ( Gabbard, 1995a)

Analistin kendi nesne gereksinimleri olduğunu, ve analizana ve analitik sürece sürekli yatırımda bulunduğunu dikkate alırsak,hasta kaçınılmaz olarak analist için bir tür sevgi nesnesi haline gelecektir. Nesneyi kaybetme korkusu, nesnenin sevgisini kaybetme korkusu ve terk ve yalnızlıkla başetme mecburiyeti, bilinçdışı biçimde analizanı bir biçimde kullanmak ve özellikle bağımlılığı teşvik etmek suretiyle söz konusu sorunları aşma eğilimini pekiştirebilir (Tarachow, 1962; Little, 1951; Searles, 1978).

Analistteki yetersizlik ,başarısızlık, delilik korkuları; yüceltilmiş içgüdüsel güçlerin frustrasyonunu akılda tutmak önem taşır zira bunların tümü farkında olmadan fenomenleri analizanın "aktarım yansıtmaları olarak lanse etme ve/ veya yorumları kullanarak kendi kaygılarını inkar etme eğilimine yol açabilir. ( King, 1978; Szasz, 1963; Searles, 1978; Bion, 1963) Analistin narsisistik incinebilirliğinin yanısıra kavrayışından sürekli şüphe duyma ve her an geçerliliğini sorgulama gerekliliği, analizanın eleştirelliği, küçümsemesi veya değersizleştirmesinin onu derinden yaralayacağı veya otoritesini yeniden tesis etme gayreti içinde karşı saldırıya geçme arzusunu ya da taşlaşmış tutuk bir sessizliğe geri çekilmeyi kışkırtacağı ( Gabbard, 1995 a) bir konuma yerleştirir analisti. Analizan, öte yandan, kendi gerekçeleri dolayısıyla isteyerek işbirliğine girebilir ve boyun eğebilir (Hinshelwood, 1985; Racker, 1958) zira açık biçimde analistin huzursuzluğunu fark etmektedir ( E. Balint, 1968).

Psikanalitik süreç içinde her daim bulunan sadomazoşistik öğelerden bahsedilmektedir; yorumlamanın ayrılık ve kaybı dayatan mahrum bırakıcı bir eylem olması, denetim uygulama dürtüsü, herşeyi bilen olmak ve analizanın acı verici düşünce ve duygular karşısındaki savunmalarından feragat etmesini beklemek.... Tatmin başarısızlığı ve tatminsizliğe tahammül beklentisi de bu deneyim alanının içinde kalmaktadır. (Tarachow, 1962; Garner, 1961; Searles, 1978; Brenman Pick, 1985)

Analistin mücadele ettiği temel itki ebeveynlik yapma, anne rolünü oynama veya analizanı kendisinin geçmişteki bir görünümü olarak görmektir. (Tarachow, 1962; Money-Kyrle, 1956; Little, 1951; Brenman Pick, 1985) Aynı yaygınlıktaki bir başka inanç da, bakım ve ilgi gösterme aracılığıyla analistin analizana, ebeveynlerinin sağladığından daha iyi (ve dolayısıyla sağaltıcı) bir yaşantılama sağlayacağı inancıdır.

Analizanla regresif işbirliğine girme / analizanı baştan çıkarma veya baştan çıkarılma korkusu veya "aşırı değerli bir fikre" kapılma korkusunun iletişimi oldukça sorunlu hale getiren, karşıt tepki oluşumunu içeren bir katılıkla sonuçlanabileceği ifade edilmektedir. (Loewald, 1984; Boesky, 1990; Britton & Steiner, 1994)

Aynı şekilde, analistin nesnel olma becerisinin idealleştirilmesi kendinden eminliği pekiştirebilir ve kör noktalar oluşturabilir; bir başka deyişle, yorumun analistin doğrusunun dayatılması olduğu gerçeğini ve oldukça güçlü bir biçimde bilinçdışı karşıaktarım duygularından etkilendiğini gözden kaçırmaya neden olabilir. Diğer ifadeyle, bu bir tür davranışsal dışavurumdur. Dayatma ve telkine yatkınlık öğeleri incelenmektense inkar edilebilir (Tarachow, 1962; Hoffman, 1983; Renik, 1993)

Analistin içsel nesnelerine verdiği zarardan ötürü duyduğu bilinçdışı suçluluk ve süperegosunun katılığı şüphesiz hayati bir rol oynar. (Money-Kyrle, 1956; Little, 1951; Brenman Pick, 1985; Searles, 1966)

Analizan analistin bilinçdışı fantazisinde hasar görmüş içsel nesne ve onarıcı dürtüsünün nesnesi olarak yaşantılanabilir. Eğer bu onarıcı dürtü engellenirse (yani,anlamada başarısızlık), bilinçdışı suçluluk ve kaygı, kavrayışı daha da sınırlayacak biçimde artabilir. Bu noktada analizana yönelik karşıt tepki oluşumu olarak değerlendirilebilecek sevgi (teminat) sunma veya nefret etme / dışlama yönünde güçlü bir arzu belirir ki bu iki tutum da analistin ortaya çıkan depresyonuna karşı savunmasıdır. (Money-Kyrle, 1956;Little, 1951; E.Balint, 1968; Gabbard, 1995)

Son olarak, analistin kendi ruhsal dengesini koruma gereksiniminin, herhangi bir anda, hastaya yönelik tepkisini, onu anlama ve yardım etme arzusundan çok daha güçlü bir şekilde belirleyeceğini gözden kaçırmamalı (Feldman, 1994)

 

 

Kısacası, mesele; psikanalitik süreç içindeki kaçınılmaz etkileşim dikkate alındığında analistin kendi bilinçdışı tatminleri ve sınırlarıyla ve özellikle analizan analistin kendiliğinin henüz anlaşılamamış yönlerine çok yakından temas ettiğinde kendi ürkütücü ve istenmeyen duygularıyla başetmek üzere nasıl bir hazırlık hali içinde olduğuyla bağlantılıdır. Unutulmamalı ki, analitik ortam analist açısından yakınlığa duyulan arzuyla bu arzuya karşı savunma arasında uzlaşımsal bir oluşumdur ve dolayısıyla insanlarla olan yakın ve doğrudan ilişkilerin yol açtığı güçlü duygulanımlar üzerinde kısmi bir denetim işlevi görür (Greenson, 1967). Analizde olan bitenin ancak bir kısmını temsil eden bu karmaşıklığa rağmen, tek - yönlülük paradigması hala ayakta kalabildi. Söz konusu paradigmayı hala ayakta tutan kuvvetli güçler olmalı ve analiz odasında üst üste düşen bilinçli ve bilinçdışı tüm alanlara ilişkin daha net ve sistematik bir kavrayış elde etmeden evvel bu kuvvetli güçleri öncelikle tam anlamıyla anlamamız gerekecektir. Hiç kimse bunu analist olamayan Vygotsky'den (1988) daha veciz ifade edemezdi: "Bir diğerinin düşüncesine ilişkin doğru ve kapsamlı bir kavrayış ancak bu düşüncenin hakiki,duygulanımsal-iradi temelini keşfettiğimizde,-- sözel düşüncenin en gizli içsel düzlemini - motivasyonunu - açığa çıkardığımızda mümkün olabilir" (s 282)

 

Felsefi Perspektifler

 

Felsefi inceme alanında, iki kişinin buluşması uzun ve ayrıcalıklı bir tarihe sahiptir ve tahmin edileceği üzere kökü antik çağa uzanır. Yüz / persona'nın yunancadaki terim karşılığı orijinal anlamıyla, Öteki'nin gözleri önünde durmayı ifade etmektedir; muhtemelen"ben kendimi ancak Öteki aracılığıyla bilebilirim" anlamını içermektedir. Platon, "İnsanın Doğası Üzerine" başlıklı diyaloğunda bunu şu şekilde formüle eder:

 

Bir başkasının gözüne bakan kişinin yüzünün, o gözde bir ayna karşısındaymışcasına göründüğünü gözlemişsindir - bu bakan kişinin imgesidir. Ve, ruh da, sevgili Alcibiadis'im, eğer kendini bilecekse, mutlaka ki bir ruha bakmalıdır.

[ 132 - 133 ]

 

Corinthians'taki [133] Paul, Tanrıbaş ile buluşmanın muhteşem anını "ancak sonra yüz yüze--- bileceğim an ben de bilineceğim"diyerek tarif eder.

Hegel'e göre, kendilik-farkındalığı ancak bir diğer kendilik-farkındalığı aracılığıyla oluşabilir. Ünlü efendi / köle paradigmasında, hayatını korumak için kölenin ötekini efendi olarak tanımayı kabul ettiğini ifade eder. Ancak, efendi asla kölenin onu tanımasıyla tatmin olmak zira kendilik-farkındalığına ancak bütünüyle bağımsız başka bir bilinçlilik aracılığıyla ulaşılabilir; bir başka deyişle, köle aynı zamanda efendi üzerindeki egemenliğinin de ayırdına varmalıdır. Dolayısıyla, kendilik farkındalığı bilinçliliğin karşılıklı olarak kabulüne dayanır ve ancak iki bilinçliliğin "kendilerini, karşılıklı olarak birbirini tanırken tanıdığı vakit" oluşabilir. (Kojeve, 1947) Kendilik - farkındalığı öznelerarası bir ilişkiden kaynaklanıyor gibi gözükmektedir. Bu öznelerarası gelenek Habermas'ın, Buber'in vb. eserlerine yön verir.

Sartre ve Levinas gibi Lacan açısından da, karşılıklı tanıma ulaşılamaz bir durumdur zira Öteki "dile radikal semantik bir belirsizlik" katar ve dolayısıyla "herhangi bir öznelerarası bağlantı engellenir" (Theunissen, 1977). Onlara göre, özne telafisi mümkün olmayan bir mevcudiyet yoksunluğuyla damgalıdır. Özne, doyum bulmamış arzu bağlamında ele alınır ve herhangi bir karşılıklılık imkanı reddedilir. Kendilik ve öteki biraraya gelemeyecek biçimde bölünmüştür ve öznelerarasılık ötekine hükmetme arzusu üzerine kuruludur.

Kendilik farkındalığı düşünsellik öncesi ve ilişkisel olmayan bir biçimde tanımlanır, kendini tanıma yanlış bir tanıma olarak değerlendirilir; ego yabancılaşma, yoksunluk ve uzaklaşmayla karakterizedir. Ego merkezilikten yoksun olduğu için, istikrarlı birleştirici bir kimlik ancak yanılsama içerebilir. Ötekinin özne olarak mevcudiyeti, diye yazar Sartre, ancak beni nesne konumuna indirgemek suretiyle kendini görünür kılabilir. Levinas da (1958) Buber ve onun "Ben-Sen" kavramıyla tartışmaya girer ve Ben'in bağımsızlığının ortaya çıkması için gerekli olan kaygı (fuersorge) öğesinin ve karşılık gelen minnetkarlığın ayrılığı, asimetriyi ve dolayısıyla kaçınılmaz "ötekiliği" varsayılan simetrik Ben - Sen'e dahil ettiğini ileri sürer. Sonuç itibariyle, tanımak ve tanınmak meselesi, "Öteki'nin özümsenemeyen ve dolayısıyla anlaşılamayan - bilmeye ve ele geçirilmeye uzak-ötekiliğiyle bir ilişki" olarak tanımladığı "etik ilişki" olarak adlandırdığı şeyin bir parçasını oluşturur.Bunun, Winnicott'ın (1963) "iletişime geçilemeyen" öğe olarak tanımladığı şeye benzer bir kavram olduğu düşünülebilir.

Sarte, Lacan ve Levinas yelpazenin bir kutbunu temsil ederken, Buber, Habermas vb. gibi öznelerarası teorisyenler diğer uçta yer almaktadırlar. Öznelerarası teorisyenleri, etkileşimin herbir katılımcı içinde veya onları kapsayan nötral birlik içinde değil katılımcılar arasında, bir başka deyişle, "yalnızca onların erişimine açık bir boyutta"; ardışık olarak değil eşzamanlı biçimde meydana geldiğini ifade ederler. Buber (1958) başlangıçta ilişki vardır, diyerek açıklamayı sürdürür; bir başka deyişle Ben-Sen'in özelliklerinden biri onun iletilen sözcüklere indirgenememesidirr. İletilen sözcükler ön plana geçtiğinde artık Ben-O hakimiyeti ele geçirmiş demektir!

Psikanaliz bu yelpaze içinde kendi konumunu bulmalıdır. Eğer analizan gözlem altında bulunan bir numuneden farklı bir şey olarak ve analitik ortam da tekrar etmenin ötesinde ele alınacaksa, yukarıdaki tüm görüşler dikkate alınmalıdır. Pontalis (1977) psikanalizin işinin danışanı "gereksinim konumundan arzu konumuna, yani Öteki ile buluşan, konuşan ve onu seven bir özne olmaya doğru" taşımak olduğunu ileri sürer. Bunun gerçekleşmesi için de, analitik ortamın neyse o şekilde kabul edilmesi gerekecektir; bir başka deyişle, zaman zaman iletişimde kaçınılmaz kırılmaları da içerecek tarzda birinin diğerini sabit biçimde etkileyerek karşılıklı bir (karşılıklı ancak simetrik değil) ayarlamadır söz konusu olan (Kennedy, 1998). Winnicott, 1963) sağlıklı kişilerin iletişimde bulunmaktan keyif aldıklarını ve iletişimsiz varolamayacakları gerçeğine rağmen "her bireyin yalıtılmış, iletişime kapalı, ebediyen bilinemez, aslında keşfedilemez" olduğu gerçeğinin de aynı şekilde doğru olduğunu öne sürerken bu iki zıt konumu bir paradoks içinde bütünleştirmeye çalışmaktaydı.

 

Psikobiyolojik Perspektifler

 

Psikobiyolojik araştırmalar yıllar boyunca anne - bebek etkileşimini derinlemesine incelediler (Emde, 1988). Psikoterapötik süreçler teorisi ve terapist hasta ilişkisi teorisi ile önemli bağlantılara sahip bir inceleme alanıdır zira söz konusu teori açısından bir tür model / paradigma olarak değerlendirilmektedir. Anne - bebek etkileşiminde ne meydana geldiğine dair etkileyici bulgular ve teorik kavramsallaştırmalar sonuç itibariyle hasta- terapist etkileşimi açısından önemli bir keşif değerine sahiptir. Sağ beynin- birçok işlevi geleneksel olarak Freudçu Bilinçdışı'na atfedilen süreçlere tekabül eden beyindeki bir alan (Joseph, 1992) - insanlardaki hayati önemine dair kavrayıştan hareketle Schore (1994) iki partner arasındaki uyumun iki sağ beyin arasındaki eşzamanlılığı temsil ettiğini ifade eder. Hem anne-bebek hem de terapist - hasta birimi içinde bilinçliliğin altındaki düzeylerde gerçekleşen sağ beyinden sağ beyine duygulanım iletişimin rolünü aydınlatan araştırmadan bahseder. Artık çok iyi biliniyor ki aynen sol beynin kendi durumlarını bilinçli dil kullanımı yoluyla diğer sol beyinlere iletmesinde olduğu gibi sağ beyin de sözel olmayan yolla bilinçdışı durumlarını bu iletileri almaya ayarlı diğer sağ beyinlere iletmektedir. Nörobiyologlar bebeğin annenin sağ beynini genişleyen duygulanım ayarlama kapasitelerini (alfa işlevi!!) idare etmek üzere bir şablon olarak kullandığını artık kesin biçimde öne sürerlerken, aynı zamanda annenin sağ beyninin de bu ilişkisel alışverişlerden etkilendiğini de ekliyorlar.

Anne ve bebek birbirlerinin duygulanım paternlerine uyum sağladıklarında, her biri partnerininkine benzer bir içsel psiko - fizyolojik durumu yeniden oluştururlar. Sanki delile ihtiyaç duyuluyormuşçasına, araştırmalar yakın ilişkide bakıcının duygusal elverişliliğinin ilk zamanlardaki yetiştirme deneyimi içinde büyümeyi teşvik edici en merkezi özellik olduğunu kanıtlamıştır. (Emde, 1988) İkili ilişkideki uyuşmazlıkların onarımından sorumlu olan işte bu öznel katılımdır.

Stern (1998) biraz farklı jargon kullanarak terapötik olarak ele geçirilen ve karşılıklı olarak tanınan "şimdiki an" ın nasıl "anlam anı" na (potansiyel dönüştürücü öğe) dönüşebileceğini göstermiştir. Bu, der Stern, her bir partnerin bir "şimdiki an" a cevaben, bir birey olarak özgün ve otantik bir katkı sunmasını gerektirmektedir. Bu tepki, durumun özgünlüğüne uyacak biçimde anında oluşturulmalıdır ve terapistin imzasını taşımalı, teknik veya teoriyle sınırlanmış olmamalıdır. Uzun erimli etkiye sahip olması için bu, karşılıklı olarak tanınması ve kabul edilmesi gereken bir tepkidir.

Bu süreçlerin öznelerarası doğası bundan daha empatik biçimde vurgulanamazdı.

 

Klinik Örnekler

 

Sunulacak örnekler (ki tümü farklı analizanlara aittir) kaçınılmaz olarak kusurludur zira yalnızca bilinç alanıma giren şeyleri betimleyebilirim; bilincimin ötesinde yer alan ve beni etkileyen bilinçdışı güçlerin ve fenomenlerin süregiden varlığını ise ancak kabul edebilirim. Amacım, yürürlükte olan ancak zar zor fark edilebilen çift yönlülüğe ilişkin bir farkındalık hissi uyandırmaktadır. Dolayısıyla malzeme kasten işlenmemiş halde bırakılmıştır.

 

Örnek 1

Analizan yabancı biri. Analiz ne analistin ne de analizanın anadili olmayan bir dilde yürütülüyor. Analizanın, analistin onun anadilini konuştuğunu ve bu dilin onun çocukluk yaşantılarının bir bölümünü oluşturduğunu bilinçli olarak bilmesine imkan yok. Analizan çoğu kez anadilinde bazı sözcüklerden bahsediyor ve sonra onları çevirmeye çalışıyor. Mekanların, kültürel özelliklerin, örf ve adetlerine ayrıntılı tariflerini veriyor. Analist analizanın gayretini gözlüyor ancak bahsedilmeyen şeylerin, çevrilmeyen önemli nüansların da farkında. Analist röntgencilik hissinden kaynaklanan kendindeki heyecan derecesinin de ayırdında: Bildiğimi bilmediğini biliyorum. Analistin farkında olduğu bu; peki farkında olmadığı başka neler var?

 

Örnek 2

Seans normal biçimde başlıyor. 10-15 dakika içinde, analist kendini hasta hissetmeye başlıyor. Bulantı hissediyor, midesi ağrıyor ve odayı terketme aciliyeti var. Ailesinin son zamanlarda mustarip olduğu bir hastalık olması gerektiğini düşünüyor. Devam etmeye karar veriyor. Ancak seans ilerledikçe, giderek kötüleşiyor, öyle ki 20 dakika kadar kendi haliyle o denli meşgul ki düşünmekten aciz olduğunu farkediyor. Seansı durdurup durdurmamayı aklından geçiriyor ancak sonuna dek devam etmeyi tercih ediyor. Analizana hiçbir şey söylemiyor.

Bir sonraki seansta analizan geçen sefer kendini "berbat" hissettiğini ifade ediyor. Ne olduğunu belirleyemiyor ancak seansın "rezalet" olduğunu hissettiğini ifade ediyor. Odayı oldukça "mutsuz ve yalnız, neden böyle olduğunu bilmeksizin" hissederek çıkmıştır. Analizan "sonrasında bedenime saldırma istediği" duymuş.

 

Örnek 3

Analizan, beni tanımadığından; düşüncelerimi bilememekten, söylediğim şeyleri bana söyleten şeyi anlamasına yardım edilmediğinden vs. yakınıyor. Durmak bilmeyen uzun bir yakınma süresinden sonra, istediği şeyi vermediğim ve analist rolüme yapıştığım için kızgın olabileceğini düşündüğümü ifade ediyorum. Yanıtı: "Kızgın olduğumu söylemeye kalkmayın, bana yalnızca sizin kızgın olup olmadığını söyleyebilirsiniz yoksa benim hissetmem gereken şeyi değil". Bunu uzun bir sessizlik izliyor. Sonra devam ediyor: "Nasıl olmanız gerektiğinin söylenmesi nasıl bir şey?" Bir diğer uzun sessizlik daha. Soruyor: "Neden cevap vermiyorsunuz? Duyarlı terapistlik dedikleri şey bu mu yoksa? "Bir başka uzun sessizlik daha ve seans sona eriyor.

Düşüncelerle başbaşa kalıyorum. Analizan belki de analiste ve/ veya sürece saldırıyor, analizan düşüncesinde somut davranıyor olabilir ve analizin "mışçasına" niteliğini değerlendirmekten aciz belki de. Belki terapötik ittifak yoktur, belki bu benim karşıaktarımımın da bir parçasını oluşturduğu önemli bir bütünsel aktarım durumudur. Her ne ise, analizan belli ki analitik çalışmaya ulaşamayacağı bir yerde. Giderek daha fazla kaygı duyan birini bir şekilde kışkırttığımı ve mahrum ettiğimi hissediyorum. Aynı zamanda (savunmacı biçimde?) sustuğumun ve seansın geri kalanında herhangi bir şey söylemekten kaçındığımın da farkındayım. Herhangi biri tüm dürüstlüğüyle odadaki haleti-ruhiyenin sorumluluğunun yalnızca analizana ait olduğu düşünebilir mi?

 

Örnek 4

Profesyonel bir dansçıyla olan seans 20 dakikalık bir sessizlikle başlar.

 

Analizan-Kendi hakkımda konuştuğumda herşey net. Hava durumu hakkında konuştuğumda, yine kendi hakkımda konuşuyor olamaz mıyım?

 

Uzun bir sessizlik-

 

Neden cevap vermiyorsunuz? Kendi hakkımda konuşuyor olabileceğimi düşünüyorum, ancak bilmeyerek. Hava durumu; yani, sıcak, soğuk, bulutları, odaklandığınız şeye bağlı olarak herhangi bir anlama gelebilir

 

-Uzun bir sessizlik-

 

Cevap vermeyecek misiniz? Hava durumu hakkında konuştuğum vakit, kendi hakkımda da konuşuyor olmaz mıyız- sembolik olarak yani? Belki yalnızca sizin, bunu anlamak için çok uğraşmanız gerekecek.

 

Analist -Bana dair, sizin hakkınızda düşünen bir imgeye sahipsiniz . Neden doğrudan olmaktansa dolambaçlı olduğunuzu anlama gayreti içinde çok çalışan bir imge bu.

 

Analizan- Doğrudan mı? Peki, o halde neden kavisli olmama izin yok?

 

-Uzun bir sessizlik-

 

Analist- Kavisli mi?

Analizan- Şey, muhtemelen bunu bilmiyorsunuz ancak koreografi dilinde bir hareket ya dümdüz ya da kavisli olur. Sonuçta, aklıma gelen bu oldu, benim serbest çağrışımım......Bu analizde kavisli olmaya izin olmadığını mı ima ediyorsunuz?

 

-Uzun bir sessizlik ve seansın sonu-

 

Şaşkınım. Bu flörtözlük ve kışkırtıcılık mı, yoksa alay etme mi; somut psikotik düşünce mi veya Bion'un tersine çevrilebilir perspektifinin bir örneği mi? Öyle görünüyor ki terapötik bir ittifak yok ve dolayısıyla herkes birbirine geçmişi iletiyor. Ruh halimden hareketle anlamaya çalışıyorum ve hala kendimi şaşkın ve beceriksiz hissediyorum. Daha evvel burada bu hastayla beraberdim ve şevkimin ve merakımın hızla üst sınırlarına ulaştığını hissediyordum. Bu, keşfe yol açan "bilmeme" değil; daha ziyade gittikçe artan umutsuzluğa yol açacak bir bilmemeye benziyor. Anlıyormuşum gibi yapamayacağımı biliyorum; geçmişte anlamadığımı ifade ettiğimde yalnızca kendi hayalkırıklığımı hastaya aktarmış olduğumun da farkındayım. Saplanıp kaldığımı hissediyorum, süpervizyon ve konsültasyon da saplanıp kalmış görünüyor ve kendimi kurtaracağım yollar düşünmeye koyuluyorum. Bu arada, bir an olsun, zihinsel çerçevemin analiz odasındaki çıkmazı etkilemediğini ve pekiştirmediğini düşünmüyorum.

 

Örnek 5

Aktarım yorumundan sonra uzun bir sessizlik. Sessizlik üzerine yorum yapıyorum ve şu cevabı alıyorum: "Konuşmayı kesmemin bir nedeni sanırım, çoğu kez beni endişelendiren şeylerden bahsettiğim zaman, siz neredeyse her zaman sözü psikanalizle ilgi varsaydığınız güçlüklerime geri getiriyor, sizin hakkınızdaki düşüncelerimi anlamaya çalışıyorsunuz. Bu şekilde düşünmek istemiyorum, zira eğer gerçekten böyle olsa sizden evvel benim bilmem gerekirdi."

Yorumun belki de acemiceydi, zamanlaması yanlıştı veya bir aktarım dışavurumuna yakalanmıştım belki de. Ancak, üzeri örtük ince bir dayatma öğesi konusunda ihtiyatlı olmalı.

 

Örnek 6

Birkaç aydır, analizan danışma odasına girerken bana bakmaktan kaçınıyor. Başı da dahil olmak üzere tüm bedeni başka yöne çevrili, bakışını kaçırıyor ve tüm saçını yüzünü örtecek biçimde aşağıya salıyor. Bunu sürekli yapıyor.

Anlamaya çalışıyorum, herzamanki yorumumu yapıyorum ama boşuna. Birgün, onun yüzünü görür ve bakışıyla karşılaşırsam, belki de Medusa ile buluşan Perseus gibi taşa çevrileceğimden korktuğunu söylüyorum.

Söylediğim an söylediğime pişman oluyorum. Yersiz bir müdahalede bulunmuş olduğumu, hatta alay öğesi içermesi muhtemel, bizzat bana ait bir çağrışım olduğunu düşünüyorum. Analizan muhtemelen göndermede bulunduğum miti duymamıştır bile ancak duymuş olsa da acaba nasıl tepki verir? Yorumumu uzun bir sessizlik izliyor, analiz devam ediyor. Yıllar sonra, analizan o anı hatırlıyor ve analizinde bir dönüm noktası olarak tarif ediyor onu. O anda kendim hakkında bir şeyi açığa çıkarmak suretiyle benim tarafımdan saygı gördüğünü hissettiğini ifade ediyor "Beni kendi başıma cebelleşmeye terk etmek yerine kendi ellerimizi de kirleterek katılımda bulunuyordunuz" diyor.

Geriye dönüp bakıldığında, bunun, analizanın sahiplenmediği kendilik kısımlarını bana aktardığı, yansıtmacı özdeşleşme yoluyla oluşturulan bir karşıaktarım dışavurumu olduğu düşünülebilir.

Yine de, eğer öznelliğim, daha iyi olduğu söylenebilecek bilinçli muhakememin neredeyse aleyhine hareket etmiş olmasaydı, o an hiçbir zaman analizanın yaşantıladığı biçimiyle "anlam anı" haline dönüşmeyecekti.

 

Son Sözler

 

Bu klinik örneklerden hareketle bir çıkarımda bulunmak çok kolay değil. Söz konusu vaka örnekleri bağlamlarından koparılmış parçalardır ve dolayısıyla birçok farklı yoruma ve yeniden-inşaya açıktır. Bilinçdışından bilinçdışına çift yönlü iletişimin ifadesinin, bilinçli söylemin dışında kalan alanla sınırlanmış olmasından hareketle (Nacht, 1964) klinik malzemenin daha ileri bir rasyonel işleme tabi tutulması ve teorik formülasyonu, her ne kadar cazip görünse de,çok az bir kavrayışın dışında odaklanılmaya çalışılan noktanın gözden kaçırılma riskini içinde taşır. Dolayısıyla, bu makaleyi okuyan herkesin kendi kişisel anlam - verme süreciyle sınırlı olması ve kullanacağı bilinçli ve bilinçdışı araçları kendi öznelliğinden devşirmesi kaçınılmazdır. Bu örnekleri gözlemlediğim sürece katkıda bulunduğumu farkettiğim örnekler olarak sunuyorum. Bununla beraber, farkındalığımın ötesindeki öğelerin de, analizan bunların bilincinde olsun veya olmasın, mutlaka sürece etki etmiş olabileceğini de kabul ediyorum. Bütünlüğü içinde analiz bir süreçtir, zaman içindeki bir nokta değil; bir bağlama ve sürekliliğe sahip uzun vadeli bir etkileşim ve çok-düzeyli bir gelişim olsa da bir çok bakımdan verilen örneklerde meydana gelenlerden büyük bir farklılık da göstermez. Psikanalize özelliğini veren ilerleyen tez - antitez - sentez spiralinde nesnel olan çok az şey bulunmaktadır. Analistin bağlı bulunduğu psikanaliz okulunun onun klinik malzemeyi kavrayışını ve kavramsallaştırmasını, yorumlama ve analizi yürütmesini nasıl etkilediği bunun yalnızca ufak ve çoğu kez bilinçli ve ortak bir kanıtıdır.

Analizanın sunduğu "malzeme" anlam verme çabası içindeki analist için, aynen analistin varlığının ve sözcüklerinin analizan için olduğu gibi, bir rorschach mürekkep lekesine benzer. Kişi kümülatif nitelikli ve artan karmaşıklıktaki temas anlarının gelişiminden sorumlu olan karşılıklılık yoluyla evrimleşen bir süreç içinde bulunmaktadır.

Psikanalitik ortamdaki öznellik meselesini çözme çabası içinde, Bollas (1987) analisti; kendisini "öteki hasta" olarak ele almaya teşvik eder ve "klinisyen kendi öznel zihin hallerini, bu hallerin ne anlama geldiğini bilmediğinde bile, hasta ve kendisi için ulaşılabilir hale getirmenin bir yolunu bulmalıdır" (s.203) . Bu, Ferenczi'nin deneylerinden bu yana psikanalizi meşgul eden kendini açma (ifşa) üzerine ihtilaflı tartışmayla ilişkilidir.. Bu mesele üzerine çok şey yazıldıysa da sonunda bunun suni bir ikilem olduğu ortaya çıkması kuvvetle muhtemeldir; zira temel mesele söz konusu olduğunda, zaten analizan bilmektedir. Analizan zaten sürekli biçimde, genelde ve belirli bir anda, analisti gerçek bir kişi olarak değerlendiren belirgin bilinçli veya bilinçdışı algılamalarda bulunmaktadır. Aynen analistin çoğu kez ruhsal durumu sözcüklerin ötesinde dinlediği gibi, kabul etmeliyiz ki analizan da aynısını yapmaktadır (Brenman Pick, 1985). Bunun daha sonra bütünsel aktarım ortamı içinde nasıl anlamlandırılacağı kaçınılmaz bir ikinci bir adım olup temelde hastanın sorumluluğundadır.

Kendini açma(ifşa) ikilemi - Bion'un "belleksiz ve arzusuz" çalışmaya ilişkin sıkça yanlış anlaşılan yorumundan kaynağını alan - hakikati (K) aramanın eşzamanlı L ve H olmaksızın sürdürülebileceğini ileri süren ancak epistemolojik olarak savunulması mümkün olmayan görüşün doğrudan bir sonucudur. Yıllar içinde defalarca yanlışlığı kanıtlanmasına rağmen oldukça yaygın bir önerme olmayı sürdürmektedir. Basitçe ifade etmek gerekirse, nötral bir analist, onun soğuk, duygusuz biri olduğu anlamına mı gelir? (Segal, 1978) Eğer mesele kendini açma değilse, geriye, ortak hakikat arayışı içindeki iki özne tarafından beraberce yaratılan ortama muhtemel yersiz müdahalelerin engellenmesi görevi kalmaktadır. Odak noktasının; analizanın içsel dünyasından ve bu içsel dünyanın analitik mekandaki tezahüründen; Thomas Ogden'ın "analitik üçüncü" olarak zarif bir biçimde tarif etmiş olduğu iki özne arasındaki (karşılıklı ancak simetrik olmayan) etkileşime kaymış olması, analizde günbegün ne olduğuna dair kavrayışımızın yeniden kavramsallaştırılmasını gerekli kılıyor.

Bazı psikanalitik yazarlar (Benjamin, 1988; Hoffman, 1983; Bion, 1961) tarafından analitik ortamı betimlemek için kullanılan o bilindik şekil/zemin imgesi analizdeki etkin çift yönlülük paradoksunu oldukça ikna edici biçimde temsil ediyor. Aktarım oluşumunun yerleşmesi için analizanın ön-kavramsallaştırmasını analistin, bu eşleşmeye izin veren veya zaman zaman teşvik eden parçalarına aktardığını gözden kaçırmak, içerme sürecini incelerken içerenin özelliklerinin dikkate alınamayabileceğini savunmayla aynı anlama gelir. Eğer bu anne-bebek birimi için söz konusu değilse aynı biçimde analitik birim için de söz konusu olamaz. Karmaşık karşıaktarım kavramı zaman zaman savunmacı olarak değerlendirilebilecek biçimde ele alınmıştır. Başlangıçta analistten kaynaklandığı için kaçınılması veya aşılması gereken bir şey olarak tanımlanmıştır. Son birkaç on yıldır ise, kaçınılmaz ve faydalı olduğu anlaşıldığı için değerli bir şey olarak algılanmaktadır. Alışılmadık biçimde, teori diğer uca kaydı ve artık karşıaktarım çoğu kez yalnızca analizan tarafından analistte yaratılan bir durum olarak (dolayısıyla analizanın kendi iç dünyası hakkındaki ileti olarak) yanlış biçimde anlaşılmakta ve bilinçli karşıaktarımsal düşünce ve duygulara sinsice sızan bilinçdışı bir dünyaya sahip özneler anlamında biz analistler hakkında hiçbir şey söylememektedir. Baranger (1993), aktarım/karşıaktarım tezahürlerinin temel bilinçdışı bir fantaziden kaynağını aldığından şüphe duymaz; "alan" ın bir yaratımı olarak, her iki katılımcının da bilinçdışından kaynağını alan fantazidir bu.

Bana öyle geliyor ki, felsefi teoriler ve bebek araştırmaları teorileri insanı etkileşime dair kavrayışlarında birbirine doğru yakınlaşırken, bilinçdışı süreçlere yönelik özgün yoğunlaşması olan psikanaliz kendini bu yakınlaşma noktasına meyletmekten ve görüş alanını, ortak bilinçli bir arayış içindeki iki bilinçdışı sistemin oldukça özel ve kuşkusuz asimetrik örtüşme alanı olarak yeniden tanımlamaktan alıkoyamayacaktır. Bu fenomenin incelenmesi-ki analizin inceleme nesnesini teşkil eder-iki tekil sistemin bir araya gelmesinin incelenmesidir yoksa yalnızca birinin yaşadığı süreçler değil. Bu ikinci görüş tek bir bilinçdışı sistemin analitik ortamı bütünüyle kapladığını ve analistin bilinçdışının çoktan tümüyle bilinçli hale geldiğini ve dolayısıyla artık etkileşimde yer almadığını öne sürüyor gözükmektedir. Böylesi bir görüşü hala savunmak mümkün müdür?

Bunların yeni yetme bir analistin kaygıları olduğunu ifade edenler olacaktır şüphesiz.Ancak, gelecek yılların söz konusu meseleleri gölgelememesini umudetmekten başka yapacak da yok.

ÖZET

 

Bu makale analitik sürecin işleyişini kavramaya yönelik perspektifin genişlemesini savunmaktadır. Bir bilinçdışından diğerine giden çift yönlü iletişimin tamamlayıcı yarısına-analistin bilinçli kavrayışının veya yaşantılamasının dışında kalan yarısıdır bu - odaklanmak suretiyle, yaptığımız işin kavramsallaştırılmasının teknikte değişikliklere gerek duymadan zenginleştirilebileceğini savunmaktadır. Analistin bilinçdışının, ondan gizli olarak, sürekli analizana mesajlar ilettiği ve analizanın da sonrasında bu iletilere paralel tepkiler verdiği gerçeğini gözden kaçırmayı reddetmek yalnızca analizanın iç dünyasına ve analiz sürecine ilişkin kavrayışımızı derinleştirebilir.

Tartışmayı desteklemek üzere psikanaliz, felsefe ve bebek psikolojisi yazarlarının yazdıklarından oluşan bir seçkiden ve klinik malzemeden yararlanılmıştır.

 

Ender Herdurak Film Çalışmaları..

Image
 
"TRUMAN SHOW"
 
24 Mart 2010 Carsamba
20.45
Icgoru Psikoterapi Merkezi
 
Devamını oku...
 

Etkinlik Takvimi..

Şubat
OLGU/0-6 Yaş Çocuk Değerlendirme ve Aile Eğitimi Paket P...
Şubat 23, 2010 - Mart 24, 2010
Mart
PsiKe/ Fare Adam- Psikanaliz ve Psikopatoloji
Mart 15, 2010
IPD ve ICEPPD/ VII. Çocuk Psikanalizi Günleri: Okul Dönem...
Mart 19, 2010 - Mart 20, 2010
VII. Çocuk Psikanalizi Günleri
Mart 19, 2010 - Mart 20, 2010
3. Nöropsikiyatri Günleri
Mart 20, 2010 - Mart 21, 2010
Kognitif Terapi Kuram ve Uygulama
Mart 20, 2010
PsiKe/ Hanna Segal'de Yaratıcılık ve Simgesellik
Mart 20, 2010
PsiKe/ Yas ve Melankoli (1917), Manik Depresif Durumların...
Mart 22, 2010
PsiKe/ Vaka Çalışması- Psikanaliz ve Psikopatoloji
Mart 29, 2010
RPTD/ Klinikte Çocuk Çizimlerinin Kullanımı
Mart 30, 2010
Nisan
IPD/ Uluslararası Psikanaliz Birliği 100. Kuruluş Yıldönü...
Nisan 03, 2010
PsiKe/ Terapötik İşbirliği- Psikanaliz Ve Psikopatoloji
Nisan 05, 2010
PsiKe/ Bir Yanılsamanın Geleceği- Psikanaliz ve Sosyoloji
Nisan 12, 2010
16. Ulusal Psikoloji Kongresi
Nisan 16, 2010 - Nisan 18, 2010
Dr. Christine A. Padesky: Kognitif Davranışçı Terapi Eğit...
Nisan 17, 2010 - Nisan 18, 2010
PsiKe/ Totem ve Tabu, Musa ve Tek Tanrıcılık -Psikanaliz ...
Nisan 19, 2010
PsiKe/ Uygarlığın Huzursuzluğu- Psikanaliz ve Sosyoloji
Nisan 26, 2010
RPTD/ Ergenlikte Mazoşizm Sorunsalı
Nisan 27, 2010
Mayıs
PsiKe/ Vaka Çalışması- Psikanaliz ve Sosyoloji
Mayıs 25, 2010
RPTD/ Ruhsal Dünyanın İşleyişini Değerlendirmede Peri Mas...
Mayıs 25, 2010
PsiKe/Angela Mauss Hanke: Aşk Kaygısı ve Amazonlar
Mayıs 29, 2010
Haziran
17. Sosyal Psikiyatri Kongresi
Haziran 02, 2010 - Haziran 04, 2010
19. Anadolu Psikiyatri Günleri -önduyuru-
Haziran 16, 2010 - Haziran 18, 2010
Melanie Klein Trust Conference - 26 June 2010
Haziran 26, 2010
Temmuz
UMICH/ Summer Institute in Cultural Neuroscience
Temmuz 19, 2010 - Temmuz 29, 2010
Eylül
RPTD/ Bedensel bir Patoloji olarak FMF ve Ruhsal Örgütlenme
Eylül 28, 2010
Ekim
33. Uluslarası Kendilik Psikolojisi Kongresi
Ekim 21, 2010 - Ekim 23, 2010
RPTD/ Sınırda Bir Ergen ve Rorschach Testi
Ekim 26, 2010
Kasım
RPTD/ Çocukta Depresyon ve WÇZÖ-R (WISC-R)
Kasım 30, 2010
Aralık
RPTD/ Paranoya Vakasını Rorschach ile Yorumlama
Aralık 28, 2010
Takvim
Bütün hakları saklıdır. © icgoru.com, 2009